Yaşasın ileri demokrasi!..
Yıllar sonra, Türkiye’nin önde gelen bir kuruluşunda karşıma çıktı. Çalıştığı şirketin hukuk müşaviri olmuştu. Görür görmez tanıdım.
Aradan geçen yıllar, yüzünde çizgiler oluşturmuştu ama, hâlâ alımlıydı.
Güzel yüzüne bakarken, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bazen hayatın, pamuk ipliğine bağlı olduğunu düşündüm.
Öyle ya, demir parmaklıkların ardına gidebilir, hayatı kararabilirdi! Nasıl mı? Anlatayım.
Hürriyet’te çalışırken, bir kasım ayı sonuna doğru İstanbul’u karakış bastı. Soğuk hava beni de fena halde çarpmıştı. Hafif ateşle işe geldiğim bir günün sonunda, Cağaloğlu’ndaki binadan çıkmaya hazırlanırken, Genel Yayın Yönetmenimiz (merhum) Çetin Emeç aradı. “Uğur, galiba güzel bir haber çıktı. Odama kadar gelir misin?” dedi.
Çetin Bey’le aynı katta çalışıyorduk. İçeri girer girmez elindeki notu uzattı. Her zaman kullandığı, adının baş harflerini taşıyan özel not kağıdına “Antalya’da denizde boğulan İranlı olayında sürpriz tanık! Bildiklerini sadece Uğur Dündar’a anlatmak istiyor…” yazılıydı.
Ben pusulayı okurken, “Antalya’daki olayı izliyorsun değil mi?..” diye sordu.
“Hani şu denizde boğulan İranlı zengin işadamını mı kast ediyorsunuz? İddiaya göre zengin adam aslında boğulmamış, parası için Türk sevgilisi tarafından öldürülmüş… Elbette izliyorum ama, nedense bana pek inandırıcı gelmiyor” dedim.
“Biz de haberi o nedenle görmedik, ama biraz önce istihbarat servisimizi biri aramış. Kendisinin bu cinayete tesadüfen tanık olduğunu söylemiş. “Gördüklerimi sadece Uğur Dündar’a anlatırım” demiş.
“Peki polise, savcıya neden gitmemiş de ille benimle konuşmak istiyormuş?”
“Orasını bilemem. Arkadaşlar adamı ürkütmemek için fazla soru sormadıklarını söylediler. Ama İranlı’nın avukatının adını ve telefon numarasını almışlar. Sana yazdığım notta bunlar da var. Hemen avukatı ara, eğer adamın verdiği numara doğruysa, ilk uçağa atlayıp Antalya’ya git. Zaten işin içinde bir çapanoğlu varsa, ortaya çıkarırsın!”
Çetin Bey’in inci tanelerini andıran harflerle tuttuğu notlardaki avukatın adı, bana hiç yabancı gelmiyordu. Hafızamı zorlayınca, magazin dünyasındaki ünlülerin ceza davalarına bakan ve bizim gazetedeki bir muhabire sürekli sansasyonel haberler veren kişi olduğunu hatırladım. Odama dönüp telefon numarasını çevirdim. Çetin Bey’in söylediklerini tekrarlıyor, tanığın polise güvenemediğini anlatıyordu. “Peki bu sürpriz tanıkla nerede ve nasıl buluşacağız? Ayrıca bu haberi neden her zaman görüştüğünüz o arkadaşa değil de, ısrarla bana vermek istiyorsunuz” diye sordum. Avukat da “Ben istemiyorum, tanık istiyor. Çünkü sadece size güveniyor!” karşılığını verdi…
İlaçlarımı yanıma alıp, ilk uçakla Antalya’ya uçtum. Yat Limanı’nda bir otele yerleştim. Gece yarısına doğru avukat aradı ve nerede kaldığımı sordu. Otelin adını verdim. “Tanık yarım saat sonra yanınızda olacak. Ama kimselere görünmek istemediği için sizinle dışarıda konuşacak. Lütfen siz dışarıda bekleyin. Yanınızda da başka kimse olmasın. Hele foto muhabiri asla!” dedi. “Peki siz niye gelmiyorsunuz?” diye sorduğumda ise bir geceliğine İstanbul’a dönmek zorunda kaldığını, sabah erkenden gelip benimle konuşacağını söyledi…
Başım zonkluyor, ateş ve halsizlikten göz kapaklarım kapanıyordu.
Dışarıya çıkıp, beklemeye başladım. Çok geçmeden bir karaltı belirdi. Karaltı diyorum, çünkü yürümüyor, duvarlara sürünerek yaklaşıyordu. Takip edilip edilmediğini anlamak için de sürekli sağa sola bakıyordu. Altmış yaşlarında, saçı-sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, hırpani kılıklı biriydi. Soru sormama vakit bırakmadan makineli tüfek gibi konuşmaya başladı:
“Emekli memurum. Üç kuruş emekli maaşımın yanı sıra, sandalımla balık tutarak geçinmeye çalışıyorum. Olay günü Yat Limanı açıklarına demirlemiştim. Benim 300 metre kadar açığımda bir başka tekne vardı. Bir ara o teknedeki kişinin, denizdeki bir cisme kürekle vurmaya başladığını gördüm. Kürek sürekli inip kalkıyordu. Bir süre sonra hareket durdu, cisim görünmez oldu! Buna bir anlam verememiştim. Ama ertesi gün gazetelerde haberi okuyunca, kürekle vuranın kadın olduğunu, cisim sandığım şeyin de, İranlı zengin işadamı olduğunu anladım. Olay boğulma değil, cinayettir! Gözlerimle gördüm!”
Esrarengiz adam, başka soru sormama vakit bırakmadan, geldiği gibi yine duvarlara yapışarak gecenin karanlığına karışıp gitti… Kafam allak bullak olmuştu. Soğuk algınlığına bir de bu garip itiraf eklendiğinden, gözüme uyku girmiyordu. Bir an önce günün ışımasını ve sürpriz tanığın kimliğini öğrenmek istiyordum. Sabahı zor ettim. Alelacele kahvaltı yapıp dışarı fırladım. Doğruca Yat Limanı’nda ağlarını temizleyen balıkçıların yanına gittim. Gece konuştuğum esrarengiz kişinin eşgalini verip, onu tanıyıp tanımadıklarını sordum. İçlerinden biri, “Uğur Bey, yoksa sizden de şarap parası mı istedi?” diye sordu. Anlamamıştım. “Ne parası, siz ne demek istiyorsunuz?” dedim. Balıkçının cevabı işin rengini ortaya koymaya başlamıştı: “Şunu demek istiyorum: O kişi bizce pek makbul biri değildir. İki şişe şarap parası için atmayacağı takla yoktur! Sizin gibi güvenilir, sevilen, sayılan bir gazeteci ağabeyimize, doğruyu söylemek zorundayız…”
Balıkçılara teşekkür edip Emniyet Müdürlüğü’nün yolunu tuttum.
Olayı soruşturan dedektiflere, İranlı işadamının avukatının girişimi üzerine buraya geldiğimi, sürpriz tanığın söylediklerini, balıkçıların onunla ilgili düşüncelerini aktarıp, görüşlerini almaya çalıştım.
Cinayet masasındaki amir, babacan tavırlı ve güven vericiydi. Filmlerdeki polis şeflerini andırıyordu. Anlattıkları, gözlerimin tamamen açılmasına yetti: “Soruşturmamızda cinayet iddiasını haklı çıkaracak hiçbir ipucuna rastlamadık. İranlı, öğle sıcağında bir şişe votka içip denize atlamış ve kalbi durmuş. Denize birlikte açıldığı stajyer avukat sevgilisi, bırakın öldürmeyi, onu kurtarabilmek ve sandala çekebilmek için çok uğraşmış, çığlıklar atmış ama nafile…
Her şey otopsi sonucunda ortaya çıkacak. O tarihe kadar da zavallı kadın, sansasyon uğruna yargısız infaza kurban gidecek.
Bunca yıllık tecrübelerime dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu olay, acı sonla biten, masum bir aşk öyküsü…”
Artık avukatın ısrarla beni neden arattığını anlamıştım. Bu düzmece senaryoya balıklama atlayacağımı, iki şişe şaraba her türlü yalanı söyleyebilen sürpriz tanığın (!) anlattıklarına inanarak, manşeti patlatacağımı düşünmüş olmalıydı!.. Sansasyon ve ün peşinde koşarken kullandığı bu iğrenç yöntemle, kim bilir daha önce kaç masum insanın hayatını karartmıştı.
Amirin masasından Çetin Emeç’i arayıp, “İyi ki bu haberi görmemişiz Çetin Bey” dedim. “Hayrola Uğur ne oldu?” diye sordu.
“Bir şey olmadı. Avukat bizi kullanmak istedi ama başaramadı. İstanbul’a dönünce ayrıntılı bilgi veririm.”
“İyi ki seni göndermişim. Zaten kül yutmayacağını biliyordum Uğur…”
Dedektiflere teşekkür edip dışarı çıktım. Doğruca Türkiye’nin en iyi lokantası “7 Mehmet”e gidip ızgara balık ve salata söyledim. Üç huzuruyla yediğim yemeğin lezzetine, denizden gelen hafif rüzgar da eklenince, tüm yorgunluğum ve hastalığım uçup gitmişti…
Bir iftira, asılsız bir ihbar ve sansasyonel birkaç manşet, masum insanlara karabasanlar yaşatabiliyor.
Bazen de canilikleri yargı kararıyla kesinleşmiş katiller, siyasetçilerin desteğiyle sanki masum insanlarmış gibi, demir parmaklıkların ardından çıkıp, aramıza karışabiliyor.
Bunun son örneğini “Yargıda Üçüncü Reform Paketi” adı verilen garip uygulamayla yaşıyoruz.
İnsanlık suçu işlemiş caniler, birer birer serbest bırakılıyor.
12 Eylül öncesinde Ankara Bahçelievlerde Türkiye İşçi Partili 7 genci hunharca katledenlerden sonra, aynı süreçte sol görüşlü 2 kişiyi öldürmekten hükümlü Muhsin Kehya da serbest kaldı.
Kehya Başbakan Erdoğan’a teşekkür ediyor.
“Sayın Erdoğan’dan böyle bir beklentimiz vardı. Sağolsun sözünde durdu. Kendisine buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Pişmanlık falan da duymuyorum!” diyor.
Ne diyelim? Yaşasın ileri demokrasi!.. Yaşasın adalet!..
