Başbakan’ın söylediği
Geçen bir yazımızın sonunu şöyle bitirmiştik: “Ne zaman Anayasa gibi kutsal konular pazara çıksa, bu işlerin erbabı, esnafı, mühendisleri cetvel kalemi ellerine alıp ölçüp biçmeye başlarlar:
‘Bu genel ahlaka sığmaz!’
‘Bunu toplum vicdanı kaldırmaz!’
Ne biliyorsun, ölçüp biçtin mi?
İşine geldiği gibi salla gitsin!
Hele hele ‘kamu vicdanı kaldırmaz!’ palavrası.
Hüseyin Cahit Yalçın’ın bu konuda değerini ve gücünü hiç kaybetmeden koruyan bir görüntüsü vardır.
İlk fırsatta yazacağız, bekleyin!”
* * *
Evet, şimdi sözümüzü tutalım...
Hele Sayın Başbakan’ın, tutuklu Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ için söylediklerinden sonra...
Sayın Başbakan açıkça söyledi:
“Ben İlker Başbuğ’un isnat edilen suçları işlediğine inanmıyorum, kendisinin tutuklu kalmasına da karşıyım!”
Örnek olsun diye yazıyoruz, biz de Sayın Orgeneral’in gizli örgütten olduğunu düşünmüyoruz, hele hele tutuklanmasından yana hiç değiliz.
Sorumuz şu: Sayın Başbakan’ın söylediklerini sade bir vatandaş söyleyebilir miydi?
Hani kanun önünde herkes eşitti?
Bunu söylemek istiyoruz, yoksa Başbakan’ın dediklerinin altına, eğer müsaade ederse ıslak imzamızı da basarız.
* * *
Gelelim Türk Basını’nın en ünlü ve cesur kalemlerinden Hüseyin Cahit Yalçın’a...
İstiklal Mahkemesi’nde sonu idam olan davada yargılanırken, savcıya dönüp “Bu mahkemenin savcısı olmaktansa, sanığı olmayı tercih ederim” dediği rivayet edilen büyük ustaya...
Birinci Cihan Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Partisi’nin ileri gelenleri; gelecekteki parti programı için toplanırlar, aralarında Hüseyin Cahit Yalçın da vardır.
Program taslağının ilk maddelerinden biri, “Parti, vicdan özgürlüğünden yanadır” diye okunur ve “Hay hay, kabul!” denirken, Hüseyin Cahit Yalçın sinirlenir, müdahale eder:
“Bu deyimin ne demek olduğunu iyi düşünüyor musunuz? Vicdan özgürlüğü ilkesini bu ülkede uygulamaya razı olabilir misiniz ve cesaret edebilir misiniz?”
Arkadaşları Hüseyin Cahit’e kızarlar:
“Neden, biz bu kadar dar düşünceli miyiz?”
“Peki, yarın ben şapka giyip sokağa çıkarsam ne yapacaksınız?”
Herkes afallar, Ziya Gökalp atılır:
“Ona genel vicdan engeldir. Kamu vicdanının kabul etmediği bir şeyi parti de kabul edemez.”
“Ya ben kızımı, bir yabancıya vermek istersem? Ne diyeceksiniz?”
Ziya Gökalp yine aynı karşılığı verir:
“Kamu vicdanı böyle bir şeye de izin vermez.”
Hüseyin Cahit Yalçın, arkadaşlarının samimi olmadıklarını anlatmakta ısrarlıdır.
“Kamu vicdanı izin versin, vermesin. Ben bu dediklerimi yapmak istersem ve yaparsam, partinin ve hükümetin tuttuğu yol ne olacaktır? Yaptığım harekete kızacak kimseler bulunabilir. Belki bana saldırırlar da, buna bir diyeceğim yok. Ama saldırıda bulunan kimseler bilmelidirler ki, suç işlemiş olacaklardır ve yasa kendilerini cezaya çarptıracaktır. Bu ilkeyi duyurabilecek misiniz? Kamu vicdanı sorununu, siz toplum içinde yaşayan insanlara bırakınız. Bu gibi ilkeleri sizin kendi aklınız almıyor, kendi ruhunuz kabul etmiyor, halka suç yüklüyorsunuz. Siz yüreklilikle, açık düşüncelilikle işe girişiniz, ileriye doğru atılınız, halk kabul eder mi, etmez mi görürsünüz...”
* * *
Ne demek istediğimizi anlatabildik mi?
