Ruhat Mengi yazdı:"Şu ‘VATAN’ ve ‘MİLLİYET’ meselesi!"

Günlerdir ‘karışmayayım şu tartışmaya’ diye sabrediyorum ama ‘bu kadarı fazla’ noktasına gelince beni tutmak da kolay olmuyor. Kendim için bile..

***


Konuyu sanki bir başka gazetenin yazarıymışım gibi yazmak isterim aslında, birçok olayda yaptığım gibi iyice geriye çekilerek, uzaktan ve tarafsız gözle bakarak.. Aynen “gazeteciyim, medyacıyım” diyen herkesin yapması gerektiği gibi.. Ama bugüne kadar bazı köşelerden gelen seslere bakınca hiç de öyle davranılmadığı görülüyor. Arada yılların duayen yazarlarını kastederek “Milliyet şu patrona geçerse kendisi de artık mecburen VATAN’a geçer” diye patronlara meslektaşlarını çıkarmaları için yol gösteren köşe yazarları bile oldu, hayretten küçük dilini yutmak işten bile değil. Sormak lazım, aynı şey kendilerine yapılsa ne hissederlerdi acaba?

Ve böyle bir durumda meslektaş dayanışması yerine olaylara patron gözüyle bakmak, yazarları köşeye sıkıştırmak mı söz konusu olmalıdır, bu mudur yani? Medyanın bugün geldiği durumda, en deneyimli ve başarılı gazetecilerin, Uğur Dündar gibi süper televizyoncuların dahi “en garantili olması gereken” işlerine medya üzerindeki baskı nedeniyle veda ettikleri bir dönemde aslına bakarsanız insanda medya ile ilgili yazı yazma, hatta kendi yazısını yazma isteği bile kalmıyor ama şu durumu görmek en az o baskı ve kayıplar kadar üzücüdür.

KENDİMİZDEN UTANMAYACAK MIYIZ?

Bu konuda son olarak Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu’nun 25 Ekim Salı günü “Milliyet ve Vatan’daki arkadaşlara bir uyarı” başlıklı yazısını okudum. Onun yazısı gerçekten de samimi bir uyarı havasında, dostça yazılmış olduğu için farklı ama yine, ama hep “Demirören aniden bırakıp giderse, Karacan yeniden yönetime dönerse” gibi varsayımlar, yine “patronları Karacan’ı eleştiren, patronları Demirören’i koruyan” benzeri bir “patron odaklı” yorum durumu var.

Konu ne zaman tartışılsa “tehdit kokulu uyarılar”a rastlıyorsunuz. Nedir yani, bir yazar işini kaybetmemek için gerçeklere kulağını tıkamalı, elini oynatmamalı, üç maymunları mı oynamalıdır, yoksa gerçek ne olursa olsun “paçayı kurtaracak şekilde” mi yazmalıdır? Eğer artık gazetecilikten anlamamız gereken buysa, bu noktaya da vardıysak, ayıptır söylemesi ama olmayıversin böyle onursuz gazetecilik. Mesleğe girmek isteyen veya yeni giren gençlere böyle bir medya mı bırakacağız? Bunu yaptıktan sonra aynaya bakarken kendimizden utanmayacak mıyız?

KONU PATRONLAR DEĞİL, GAZETELER!

Ben TV okullarında medya dersleri verirken bunu öğretmiyorum, özür dilerim. Ve öğrettiklerime sadık kalmam gerektiğine inanıyorum. O okullarda ümitle çalışan gençler, yaptığım haber programını “bana olan sonsuz güvenleri nedeniyle yıllarca zirvede tutan” milyonlarca izleyicim, okurlarım ve ilkelerim aksine izin vermez.

Vatan ve Milliyet gazetelerinin Doğan Grubu’ndan Erdoğan Demirören ile Ali Karacan’a satışından sonra ortaya çıkarılan sorun, yaratılan anlaşmazlık, açılan “fesih davası” nedeniyle bu iki önemli gazetenin yayın hayatı ciddi risk altındadır. Ve böyle bir durumda asıl mesele “patronların kimi, ne yapacağı” değil, “gazetelerin devamı”dır. Eğer başka bir sorunları yoksa, bunu takdir edemeyecek, meslektaşlarını tehdide filan yeltenecek medyacı olabilir mi?

Ali Karacan benim Sabah gazetesinde olduğum yıllarda aynı çatı altında çalıştığım, selamlaşıp konuştuğum, dost bildiğim bir isimdir. Milliyet gazetesini kuran kişinin de torunudur ama doğrusu medyacı bir aileden gelip de iki gazetenin feshini isteme sorumluluğunu nasıl böylesine kolayca alabildiğini anlamak mümkün değil. Aynen, iki gazetenin karşılaştığı bu durumun “bir tesadüf olamayacak kadar garip” olması gibi.. Anlaşılmaz!

BAŞTAN YANLIŞ BİLGİ

Elbette “670 çalışanın hayatını ilgilendirdiği için” dava dosyasını avukatlardan isteyerek inceledim, şimdi bazı bilgileri sizinle paylaşacağım:

Demirören Grubu satış yapılırken “davacılara olan güveninden dolayı, medya ve Milliyet gazetesiyle olan geçmişlerinden dolayı” onlara ve sözlerine güvenmiş. Sermaye olarak gösterdikleri şirketin değerinin “20.000.000 USD olduğu” tekrar tekrar söylendiğinde inanmış ve yola böyle çıkmış, sözleşmeyi imzalamış. Gazetelerin satın alma bedeli olarak da gerekli bütün ödemeleri tek başına yapmış. Bu arada Karacan tarafının sermeye gösterdiği, söz konusu “20 milyon dolarlık” şirketi inceletmek istemiş ama bilgiler şirket tarafından verilmemiş, denetim geciktirilmiş.

Nihayet “Yeminli Mali Müşavir raporuyla” ortaya çıkmış ki şirketin değeri söylenenden kıyaslanamayacak kadar az olduğu gibi yüksek miktarda borç söz konusu.. Demirören bu durumda şirketi satın almamış, acaba Karacan olsa alır mıydı? (Devam edeceğim.)

****


Bu nasıl Kızılay Allah aşkına?


Başbakan Erdoğan “Bundan önceki depremlerde hükümet deprem bölgesine bile gidemiyordu, bu kabinenin 4’te 1’i deprem bölgesinde.. Durum kontrol altında.. Erciş’te yeni bir ilçe inşa edilecek” demiş. Hükümet üyelerinin depremden sonra bölgeye gitmesi iyi güzel de onlar gazeteci değil, parlamenter.. Bu ciddi sorunlara zamanında önlem aramak, felaket sonuçlar olmasına fırsat vermemek üzere seçilip Meclis’e gönderiliyorlar. Ve zaten her yeni hükümetin seçilme nedeni “daha öncekilerin yetersiz olduğu konuları halletmesi beklentisi”dir, bu nedenle diğer hükümetlerle kıyaslama yapmanın, hele de böyle bir felaketin ardından bölgeye gitme kıyaslaması yapmanın anlamı yoktur... Depremde “önlemsizlik ve kontrolsüzlük” nedeniyle yüzlerce kişi, bebekler, çocuklar öldükten sonra onların bölgeye gitmesinin, durumun günler sonra kontrol altına alındığının söylenmesinin ne faydası var?

Giden canları geri getirir mi mesela? Anasını, bebeğini kaybeden insanların acısını hafifletir mi?

MUHTARLARIN YOLSUZLUĞU

Deprem bölgesinde mağdur vatandaşlarla yapılan röportajlar uğradıkları yıkımın ardından bile ne büyük sıkıntılarla karşılaştıklarını anlatıyor. Milletin vergilerinden büyük paralarla devam ettirilen Kızılay’ın kendisi bile “kontrole muhtaç” halde. Yardım kamyonlarının önü kesilerek yağma ediliyor, muhtarların “kendi adamlarına birkaç çadır birden verdiği”, yardım kuyruklarında erkeklerin “yanında erkek olmayan kadınları iterek önüne geçtiği” anlatılıyor.

Depremde bile yolsuzluk, depremde bile kadına saygısızlık ve hakkını alma, depremde bile yağma.. Bölgeye yardım göndermek için çok sayıda vatandaş, kuruluş sıraya girdi, diğer ülkelerden de yardım geldi ama devletin “bunların kontrollü dağıtımını bile sağlayamadığı” ortada.. Kızılay deseniz; çadırların ve yardımların “kapanın elinde kalmasına” seyirci.. Depremzedeler, dondurucu soğukta “çadırların da çözüm olmadığını, ısıtıcı veya bir battaniye bile verilmediğini, tuvalet olmadığını” anlatıyorlar yana yakıla.

DEPREM VERGİLERİ NEREDE?

Toplanan deprem vergileri, Kızılay’a harcanan bunca para nereye gitti acaba, vatandaşın bu durumda sorma hakkı yok mudur?

Bu nasıl Kızılay’dır ki deprem bölgesinde battaniye bile veremez, çadırların haksız dağıtımına, kiminde hiç yokken kimine birkaç tane verilip satılmasına engel olamaz? Nasıl bir “kontrol altında”lıktır ki kadınlar yardım alamaz, yardımlar talan edilir?

Van’lı depremzedeler dayanılmaz acılar, talihsizlikler yaşadı, hükümetin görevi “bölgeye gidip izlemek” değil, onların ihmalden doğan yeni üzüntüler yaşamasını derhal önlemektir. Kızılay bu kadar başarısızsa lütfen bir başka yardım kuruluşu düşünülsün, milletin parası çöp değil!

Ruhat Mengi
Vatan