Tülay Özüerman yazdı:"5 Aralık 1934’ün 77. yılında ATATÜRK’e minnetle…

Cumhuriyet’in adına yakıştığı gibi yaşatılmasının önünde kurulan barikatları ve Atatürk’ü eleştirmek üzerinden yürütülen karşı propagandayı günümüz konjonktüründen okumak gerekiyor. Cumhuriyet bir aydınlanma projesiydi. Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde inşa edilen ve günümüze kadar öyle ya da böyle getirebildiğimiz kurumlara yaşam veren hepimizi birbirimize tutkallayarak devlet olma bilincimizi oluşturan anlayıştan söz ediyoruz. Bugün kim, hangi koltukta oturuyorsa, bilmeli ki kendisi bir güç değildir, kendisinin güç olarak kabul edilmesinin nedeni temsil ettiği kurumdur. Cumhuriyet’e, dolayısı ile kurucularına hepimiz borçluyuz. Alacağımız varmış gibi yüzleşme başlığı ile hesaplaşmaya sürükleniyor ve “ötekini anlamak” adı altında başlıklar açıyor olmamız; ötekileştirmenin bir yöntemi oluyor günümüzün “yeni” başlığı ile otoriterliğin kılıfı olarak hepimizi edilgenleştiren “demokrasi”sinde!… Bir kadın olarak toplum içinde bir konum edinmiş olmayı, aydınlanma felsefesi ile bu yolu açan Atatürk’e borçlu olduğumun bilincinde olarak; 5 Aralık 1934’de biz kadınlara yasa ile verilen seçme ve seçilme hakkının, kullanılabilir bir hakka dönüşememesinden sorumlu olan erkek egemen zihniyetin etki alanını genişleten ve Osmanlı sürecinde bıraktığımızı düşündüklerimize geri dönüşü özendiren günümüz siyasetinin Atatürk’ü karalama kampanyasına “dur” demenin öncelikle hepimizi, daha fazla olarak biz kadınları ilgilendirdiğini düşünüyorum. Atatürk dönemi siyasetini parça parça bölen ve geçmişi didiklemeye “yüzleşme” adını vererek karalama kampanyasına dönüştürenlerin zoru aslında Atatürk’ten çok Cumhuriyet’in felsefesi ile. Dikkat ediniz Cumhuriyet’i ortadan kaldırmayı öncelemiyorlar, Cumhuriyet’in felsefesini dönüştürmekten söz ediyorlar. Atatürk ile var edileni, Atatürk üzerinden ve farklı başlıklarda açılan tartışmalar üzerinden yürütülen hesaplaşma ile yıpratarak bozmak ve yerine yeni bir Cumhuriyet anlayışı inşa etmek üzerine yürütülen bir boz-yap oyunu içindeyiz. Tutukluluk zincirleri ile kurulan barikatlarla frenlenen toplum, bu yaşadıklarımızla daha fazla demokrasi ve özgürlüğe gidemeyeceğimizin farkındadır. Kadınla erkeği eşitlemenin önemini önceki yüzyılın başlarında kavramış bir lideri anlayabilmek için O’nun tutum ve davranışlarını bir bütün olarak ele almaktan giderek uzaklaştırılıyoruz. Devrimlerle atılan adımların ortaya çıkardığı kurumların gücüne bakarak birleştirici siyaset yerine, Atatürk’te hata ve kusur bulmak ve hatta yaratmak çabaları ile bölen, ayrıştıran bir siyasetin içinde yeni çatışma başlıkları üretiyor oluşumuz, kaynayan kazana dönüştürülen bölgemizde Türkiye’ye verilen rol ve bu rolü üstlenenlerden bağımsız okunamaz. Atatürk’ün devleti kurarak, ulusu inşa ettiği sürecin dinamikleri ile ulusu çözerek devleti bölen günümüz sürecinin dinamikleri arasındaki farkı görerek, Türkiye’nin çıkarlarını gözeten siyaseti üretmek yerine, elimize tutuşturulan kazma ile geçmişimizi kazıyor oluşumuzu bugün Türkiye’de iktidar koltuklarında oturanların Cumhuriyet’i kuruluş felsefesi ile değil, ona karşı oluş ile algılayış biçimi ile açıklayabiliriz. Başka deyişle, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, kuruluşunda öncü olan CHP’nin de bugün konjonktürle kıstırıldığı yerden geriye doğru püskürtülmektedir. CHP’nin sıkıştırıldığı tartışma sarmalından bir an önce çıkmak ve devleti sahiplenmek gibi önemli bir sorumluluğu var. Devleti kuruluş felsefesini ayakta tuttuğumuzca güçlü tutabileceğimizi, devletin bugünkü gücünün de aslında bu felsefeden geldiğini görmezlikten gelmenin bedeli hepimiz için çok ağır. Dünü didikleyerek yarattıkları çatlaktan kendileri için bir su akıtmak isteyenler, kendilerini daha sonra aynı yöntemle yaratılacak başka bir çatlağın içinde bulup, hesap vermek durumunda kalabileceklerini de düşünmeliler. Önce ötekileştirip, sonra anlamaya çalışmak gibi ayrışma başlıklı oyunun sorumlularının, Atatürk dönemine acımasızca yüklenmeyi bırakıp kendilerini sorgulamaları için hala bir fırsat var. 21. yüzyılın başında 20. yüzyılın başında kazandığımız haklarımızın gerisine itilirken, bu itilişte payı olanların Osmanlı’ya dönme özlemlerine bakarak, 20. yüzyıla geri dönmeyi düşünüyor değiliz, elimizde aydınlığın meşalesi Cumhuriyetimiz ve O’nu adına yakışır şekilde yaşatmak gibi bir görevimiz var. Mutlak iktidardan çıkışımızı borçlu olduğumuz Atatürk’e saldıranlarla sürüklendiğimiz yeni mutlakçılıktan bakınca, Atatürk’ün o süreçte ne zor bir işi başarmış olduğunu çok daha iyi kavrayabiliyoruz. Lord Acton; “Her iktidar insanı bozar, fakat mutlak iktidar mutlaka bozar” demiş. Bu topyekün bozulma halinde hepimiz için bir bedel var. Ancak kadın-erkek eşitsizliğinin giderilmesinde önemli bir adım olan siyasal haklarımızın tanındığı 5 Aralık 1934’ün 77. yılında Türkiye’nin kadın-erkek eşitsizliğinde 135 ülkenin gerisinde bir yerde 122. sırada yer alıyor oluşumuzun utancı kimsenin yüzünde yok; kimse üzerine alınmadan, hala demokrasiden söz ediliyor. Geçmişle yüzleşmeye kalkışanlar, kadına yönelik şiddetin artışı ile yüzleşmekten kaçınıyorlar. Topluma geçmişi ters giydirerek, bugünün sorumluluklarından kaçınmaktalar. Yasalarla tanınmış hakların dahi kullanılabilirliğini sağlayamadıkları gibi sözcüğü bile rahatsız ediyor olmalı ki, “kadın” sözcüğü kadına ait tek bakanlığın adından da çıkarıldı. Kadını ancak aile ile özdeş tutan, birey olarak tanımayan bir anlayış sahiplenenlerin Atatürk’ü sorguluyor olmaları bu sürecin bir ironisi. Güzel bir atasözümüzdür: Güneş balçıkla sıvanmaz. Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN İLK KURŞUN