İstanbul rezaleti
SEVGİLİ okuyucularım, İstanbul’a ne zaman gitsem o büyük, acayip kente özellikle trafik açısından bakıp anlamaya çalışırım…
Çünkü böyle bir rezilliğin benzeri değil Türkiye’de, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmez.
Son gidişimde dört gün kaldım, İstanbul’a yine aynı açıdan baktım.
İstanbul bitmiş.
Bir yerden bir yere gitmeniz saatler alıyor. Yolda kilitleniyorsunuz, yolun ne zaman açılacağını bilemiyorsunuz.
Esnaf, memur ya da öğrencisiniz, evinizden her çıkışta kafanızda bir tek soru var:
Ben gideceğim yere kaç saatte ulaşırım?
Şimdi Fatih Sultan Mehmet Köprüsü onarımda imiş de, trafik rezaletinin nedeni buymuş da, bunların hepsi yan etken.
Son gidişimde o köprüden iki kez geçmek zorunda kaldım.
İstanbul’un bu yüzden felç olduğu iddia ediliyordu ama Allah sizi inandırsın köprü onarımında üç beş işçi çalışıyordu. Gözlerimle gördüğümü söylüyorum.
Alan tümüyle boştu.
Dün bu köprüde olanların resimlerini gazetelerde gördünüz. Trafik öylesine kilitlenmişti ki, bunalan araç sürücüleri boş alanda maç yapmaya başlamışlardı. Evet, köprüde top oynanıyordu!..
Çünkü köprü boştu, şeritlerin kapatılması dışında yapılan önemli bir çalışma yoktu!
Bir felaket düşünün, aracınızla o trafiğin içinde kalmışsınız. Ne zaman açılacağı belli değil. Saatlerce bekliyorsunuz.
Bütün araçların motoru çalıştığı için aracınızda egzoz gazı soluyorsunuz.
Tuvalete gitmeniz gerekirse gidemiyorsunuz. Erkek sürücüler yanlarında idrar için pet şişe taşıyor!
Adına zaman denilen kavram sizi esir almış, bin bir sıkıntı içinde orada çile dolduruyorsunuz.
Bir hastalık, ya da bir kaza olsa, araçların kullanması gereken yolun sağındaki emniyet şeridi çoktan kapanmış. Bir sürü araç o şeride kaymış ve orası da tıkalı.
O halde işiniz Allah’a kaldı!
Sadece karşıdan karşıya geçişte değil, aynı çileyi Silivri’de duruşma izlemeye giderken de çektik.
Orada köprü geçmek falan yoktu ama trafik sabahın erken saatinde yine kilitlenmişti.
Edirne Otoyolu’na çıkmak için de saatlerce beklemek zorunda kaldık.
Bu trafik rezaletini İstanbul’da yaşayan gazeteci arkadaşlarla epeyce konuştuk. Sözleri hep aynı idi:
“Hiç kimsenin umurunda bile değil. Sadece palavra nutuklar atıp vatandaşı aldatmaya çalışıyorlar.”
Gazeteci arkadaşım anlatıyor:
“Gazetemiz İkitelli’de, evim Kadıköy tarafında. Sabah 6.30’da evden çıkıyorum ki, trafikte esir olmayayım. Her şey normal olursa, trafiğin nispeten boş olduğu o saatte bile gazeteye tam iki saatte gidiyorum.
Akşam dönüş ise tam bir felaket. Yine iki saatte dönmek için gazeteden ya gece 21.30’da falan çıkacaksın, ya da aynı çileyi yollarda bir kez daha çekeceksin!”
Bir başka arkadaşımız şanslı sayılırdı:
“Benim ev gazeteye çok yakın. Arabayla yarım saatte varıyorum.”
Yakın dediği, yarım saatlik yoldu.
Ben de onlar açısından çok acı olan bir gerçeği açıklamak zorunda kaldım:
“Belki beni kıskanacaksınız ama Ankara’da bizim evle gazetenin arası tam 10 dakika!”
Arabayla mı, otobüsle mi gittiğimi sordular.
“Yürüyerek” deyince şaşırdılar. Tahmin ediyorum biraz da kıskandılar!
İstanbul’da yaşayan yaklaşık 14 milyon kişinin bu hükümet tarafından adam yerine konulmadığı artık apaçık belli. 10 yıldan beri işbaşında olan bir iktidar düşünün ki, İstanbul’un bu çilesini çözmek için hiçbir somut adım atmamış.
Dahası, durum her geçen gün daha da kötüye gitmiş.
O halde sorulması gereken soru şu:
Peki, nasıl oluyor da, İstanbul’da bu ıstırabı her gün çeken, yollarda rezil olan insanların çoğunluğu, gidip oylarını AKP’ye veriyor? Bunun mantıklı bir açıklaması var mı?
Yok! İnsanın “Siz verdiğiniz oylarla bu sıkıntıları çekmeyi hak ediyorsunuz kardeşim” diyesi geliyor.
İstanbul şimdi olimpiyat oyunlarına talip! Bu konuda karar verecek olan olimpiyat komitesinin yabancı yetkilileri, bu karar öncesinde mutlaka en az bir aylarını İstanbul’da geçirmeli, trafik olayını dikkatle incelemeli, raporlarını ona göre vermelidir.
Varsayalım olimpiyatlar İstanbul’a verildi.
Binlerce sporcu, yönetici, heyet vesaire gelecek.
Dahası, dünyanın dört bir yanından en az
300 bin seyirci gelecek ve bunlar her gün müsabakaları izlemek için yollara dökülecek.
O trafik daha beter felç olur. İsterseniz beş Boğaz köprüsü daha yapın,
Boğaz’ı geçen üç su altı tüneli, değişik hatlarda 20 metro daha yapın, İstanbul’daki bu rezillik değişmez.
Organizasyonu bilemem ama sırf trafik açısından dünyaya rezil oluruz.
Hayatlarında böyle bir şey görmemiş olan yabancı sporcular, kafileler ve seyirciler çıldırır.
Her gidişimde İstanbul’u bu açıdan izlemeye çalışıyorum. Son gittiğimde yaz mevsimiydi, İstanbul neredeyse yarı yarıya boşalmıştı.
Yollarda trafiği kilitleyecek bir kaza olmamıştı.
Kar ve yağmur yağmıyordu.
Buna rağmen İstanbul’a girişte üç saat, dört gün sonra çıkışta tam üç buçuk saat trafikte bekledik.
İnsanlar kuyruklarda küfrediyor, bazıları da yandaki araç sürücüleri ile muhabbet ediyordu.
Yapacak başka bir şey yoktu.
İçinizi boşaltmak için ya küfredecek, ya da birileriyle konuşacaksınız!
(Şimdi bunlara, trafikte beklerken araçlarından çıkıp köprüde futbol oynayanlar eklendi!)
Ama biliyorum, bu çilekeşlerin çoğu yarın seçim olduğunda yine sandık başına gidecek, oylarını yine AKP’ye verecek!
İnsanlar duyarsız olunca yapacak bir şey, söyleyecek bir söz kalmıyor.
Sevgili okuyucularım, İstanbul’daki bu trafik rezaleti konusunda şimdiye kadar Tayyip’in ağzından çıkan bir tek söz duydunuz mu? O konuda ahkâm kestiğine, çare aradığına tanık oldunuz mu?
Olmadınız çünkü onun hiç derdi değil…
Çünkü bu rezaletten etkilenmeyen tek kişi
Tayyip. Haftanın üç gününü İstanbul’da geçiriyor ama trafiğe girmiyor. O yola çıkmadan önce haber salınıyor, bütün yollar kesiliyor, akış sağlanıyor ve beyefendi koruma konvoyu refakatinde, gideceği yere beş dakkada ulaşıyor!
Yollar kesildiğinde her şey daha beter oluyor, vatandaş yine küfretmeye başlıyor ama elinden bir şey gelmiyor.
Tayyip’in zamanı çok değerli, vatandaşın değil.
Emin Çölaşan
Sözcü
