Gerçeği ve Doğruları Öğrenmek!


Suriye uçağını indirdik. Bir iki gün uçakta Şam yönetimine Rusya’dan gönderilen silahlar vardı yoktu tartışması yaşandı.

Silah tartışması birden mayna etti; artçı haberler gündeme geldi.

Suriye ve Türkiye hava koridorlarını karşılıklı olarak kapattı.

Ne var ki silah konusu hâlâ muamma!

Başbakan’ın altını çizerek kesin bir dille söylediğine göre uçakta silah var.

Kimi yorumculara göre, mademki TC Başbakanı uçakta silah olduğunu söylüyor: Türk kamuoyu ona inanmak zorunda!

Başbakan’a inanmasına inanalım da dost devletlerden gelen, ne çare medyamızın pek itibar etmediği haberler, başka hava çalıyor.

Geçen haftanın son günlerinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Güvenlik Konseyi toplantısından sonra yaptığı açıklamada, “Uçakta radar parçaları vardı, silah yoktu” dedi.

Bakan, malzemenin özelliklerini açıkladı, uluslararası kuralları da çiğnemediğini özenle vurguladı.

Lavrov’un, Şam’ın yanı sıra suçlanan devlet olarak bu içerikte açıklamalar yapmasını doğal karşılayan yorumlar yapılabilir.

Evet ama Rusya bu iddiasında yalnız değil.

Üstelik Rusya’yı doğrulayan olaydan sonra Moskova’nın Suriye politikasını “ahlaksızlık” diye niteleyecek kadar ileri giden suçlamalar yapan devlet ABD!

“Kargo yasal açıdan sakıncasız” diyen ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Victoria Roland!

Eğri oturup doğru konuşalım:

Lütfen söyler misiniz; bu üç devletten hangisine inanacağız, hangisi yalancı!

Başbakan mı, Rusya mı ya da Başbakan’ın beraber yürüdüğü yollardaki büyük dostu ABD mi?

***

Geçen hafta Millet Meclisi’nde, Dışişleri Bakanı’nın başarısız, beceriksiz, Türkiye’yi savaşın eşiğine sürükleyen Suriye politikaları hakkında CHP’nin verdiği gensoru tartışmalarında günün konusu olan uçak sorununa yer verilseydi kuşku yok medyamızda geniş yer tutardı.

Medya yalnız o günün kavgalı sahnelerini sayfalarına ve ekranlarına taşıdı.

Meclis TV’si canlı yayınlara kapalı. Bu nedenle görüşmelerde hükümet politikalarının Kuzey Suriye’de PKK’ye benzeyen örgütlenmelere neden olduğuna, bu konudaki kaygı verici gelişmelere değinildiğine tanık olamadık.

Hatta hükümetin yalanlamalarına karşın, Şam’a karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) komutanlarının Apaydın Kampı’ndaki özel çadırlarda Suriye’deki savaşı yönettiklerini kanıtlarıyla öğrenme fırsatını da yakalayamadı Türk kamuoyu.

Oysa CHP adına yaptığı konuşmayla bu fırsatı verdi Kocaeli Milletvekili Hurşit Güneş.

Meclis’te yaptığı konuşmayı Meclis TV’si naklen yayımlasaydı; halkımız, hem Suriyeli kimi sığınmacıların mezhepsel saldırılarını, komuta heyetinin marifetlerini öğrenecek hem de izlenen politikaların olumsuz sonuçlarını, resmi açıklamalara karşın komutanlarını koruyup konuk ettiği ÖSO ve Suriye’deki iç savaşı körükleyen doğrudan yardımların içeriği hakkında bilgi edinecek ve…

Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren, komşularıyla olumlu ilişkileri düşmanlığa dönüştürmekte ustayı şu adla tanıyacaktı: Ahmet Davutoğlu!

***

Hurşit Güneş konuşmasında Cumhuriyet tarihinde ilk kez hükümetin politikalarını ülke çıkarlarına göre değil, başka bir ülkenin telkinleriyle tasarladığını, başka bir ülkenin iç işlerine karışarak taraf olduğunu söyledi ama doyurucu yanıt alabildi mi? Örneğin murat edilen devlet olarak “ABD’nin telkinleriyle ya Allah ya bismillah diye yola çıktık” diyebildi mi Bakan Davutoğlu? Duymadık!

***

Hurşit Güneş, partisi adına galiba bir ilke de imza attı, ulusallıktan söz etti, Türk dış politikasını ulusal çıkarlara göre belirlemek, ulusal güvenliği tehdit altından çıkarmak gerektiğini söyledi.

Güneş’in ulusallığa değinmesi birden bir başka öneriyi, yeni anayasa çalışmalarına partilerini temsilen katılan iki CHP milletvekili, Attila Kurt ile Rıza Türmen’in; Türk veya Türkiye vatandaşı tartışmalarında komisyona sundukları şu öneriyi çağrıştırdı.

“Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartların gerçekleşmesi ile kazanılır ve ancak kanunun gösterdiği hallerde kaybedilir. Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk vatandaşıdır. Türklük bir etnisiteyi, ırkı, din değil hukuki bağı ifade eder.”

Konuşmalarında Türk sözcüğünü kullanmaktan özenle kaçınan Kılıçdaroğlu bu öneri önüne geldiğinde bakalım nasıl değerlendirme yapacak?

Başkalarını bilmem ama, ben merak ediyorum.