Doğumunun 400. yılını kutladığımız, 1611-1682 yıllarında yaşamış olan ünlü Türk yazarı ve gezgini Evliya Çelebi, ne yazıktır ki, ülkemizde çok az tanınmaktadır. UNESCO, dil, halk bilimi, sanat tarihi, topografya, dinler tarihi ve yerel tarih araştırmalarının en önemli kaynaklarından olan “Seyahatnamesi”yle ünlü Evliya Çelebi’yi, 2011 yılında anılmaya değer görmüştür.
Ülkemizde şimdiye değin üzerinde çok az durulmuş olan “Evliya Çelebi Seyahatnamesi”nin 7. cildinde, Evliya Çelebi, Osmanlı diplomasi yöntemine ilişkin önemli gözlemlerde bulunmuştur. Ben bu yazımda, Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi”nde Osmanlı diplomasi uygulamasına ilişkin verdiği bilgilerden yalnızca birkaçına yer vermeye çalışacağım.
Osmanlı elçilerinin yanlarındaki çok kalabalık bir maiyetle yabancı ülkelerin başkentlerine girişlerini, Evliya Çelebi “Seyahatnamesi”nde şöyle anlatmaktadır:
(Osmanlı Elçisi ve maiyetinin Beç (Viyana) kentine girişi)
“1074 zilkadesinde (1663, Kasım ayı) Cumartesi günü, Elçi Paşa, maiyeti ve getirdikleri ağırlıklar ve nadide armağanlarla birlikte; konakçıbaşı, hazinedarağa, iç ağaları (imam, kaftan ağası, peşkir ağası, şamdan ağası gibi), hazine katarları ve arabalar kösler (padişahlara mehterhanelerde çalınan büyük davul) çalınarak ve küheylan (soylu Arap atı) atlar sırtında, yavaş yavaş Sultan Süleyman’ın otağına doğru ilerlerken, meşaleciler, meşalelerinin saplarına renk renk atlaslar sarmış ve baş kısımlarına değeri ölçülemeyecek yağlıklar bağlamış, meşalelerin içlerine lale, sümbül, menekşe, erguvan ve reyhan yağları koyup, binbir koku içinde kaleye girdiler. Tatar askerleri, çaşnigirler (padişahın yemeklerini önceden tadanlar), kilarcılar, aşçılar ile reaya ağaları, silahlı ve kaplan postlarına bürünmüş bir biçimde, başlarında değerli başlıklar, ellerinde kürz karabina tüfekleri gelmekteydiler.”
“Altı çift alay çavuşları silahlanmış ve değerli giysiler içinde, arkalarından kapıcıbaşılar (saray kapıcılarının başı) samur kürkler içinde, imam, müezzinler, Elçi Paşa’nın şeyhi, kadı efendi, divanefendisi (vezir ya da beylerbeylerinin yazı işlerini gören memur), kapıcılar kethüdası (Topkapı Sarayı’ndaki kapıcıların en büyük amiri) ve en sonda elli-altmış kadar becerikli canbaz binbir hüner göstererek geçerlerken, kâfirler adeta dillerini yutmuşlardı.”
“Tuğların (at kılından süpürge biçiminde yapılıp, bir sırığa asılan nişan) arkasından, Elçi Paşa’nın emirhor ağası (at bakıcısı) ve daha sonra İmparator’a götürülen on iki baş küheylan ata yüklenmiş padişah armağanları gelmekteydi. Her atı iki yedekçi (seferlerde ve törenlerde padişahların yedek atlarını götürenler) çekmekte ve onların yanlarında da çok iyi yetişmiş Arap seyisler bulunmaktaydı. Elçi Paşa ise, küheylan at üzerinde, adeta altına ve mücevhere boğulmuştu. Başındaki çok değerli sarığının ortasında hümakuşu sorgucu (padişahların ve vezirlerin kavuklarına taktıkları tüy), adeta padişah sorgucuna benziyordu. Elçi, sırtında samur kürk, şimşirden yapılmış ve değerli taşlarla süslü kılıcı, arkasında silahtar (padişahın silahlarını koruyanlar) ve çuhadar ağaları (alaylarda at üzerinde padişahın arkasından giden ve yağmurluğunu taşıyanlar), yüz çift silahlı iç ağası ve saraçlar (eyer ve başka at takımlarını yapan zanaatçılar) ile birlikte, bu yüce elçi ordusu, Sultan Süleyman otağına kadar geldiler.”
“Yabancı baş elçi, Paşa’ya Kral’ın gönderdiği küheylan bir at getirerek, Paşa’nın göğsünü öpünce, öteki Kral maiyeti de Paşa’nın eteğini öptüler. Paşa, Kral’ın gönderdiği ata binerek, böylece Beç kalesine girdi ve kendilerine ayrılan konağa gelince, tüm yabancı ileri gelenlerine bir ziyafet çekti. Kâfirlerin hepsi yaşamlarında hiç böyle bir yemek yemediklerini söylediler.”(1)
Evliya Çelebi, “Seyahatnamesi”nde, Osmanlı elçilerinin yabancı ülke hükümdarlarınca karşılanma törenlerini ise şöyle anlatmaktadır:
“Kral, Osmanlı elçisini ayakta karşılar; başı açıktır, yani şapkasını çıkartmıştır. Elçi Paşa Kral’ın göğsünü, Kral da elçinin omuzunu öper. Kral, Paşa’nın elinden tutarak, ona yer gösterir; bu yer kral tahtının yanıdır. Paşa, koynundan hümayunnameyi (padişahın elçinin gönderildiği yabancı ülke hükümdarına yazdığı mektup) çıkarıp, öpüp başına koyduktan sonra, sağ eliyle Kral’a verir. Kral da, padişah mektubunu iki kere öpüp başına koyduktan sonra, çevresinde bulunan yakınlarına gösterir. Onlar da başlarından şapkalarını çıkartarak, mektubu öpüp başlarına koyarlar. Tören tamamlandıktan sonra, Kral, mektubu baş çevirmenine vererek, kendi dillerine çevirmesini söyler.”(2)
Evliya Çelebi, “Seyahatnamesi”nde, Osmanlı elçilerinin diplomatik protokola verdikleri önemi de şöyle betimlemektedir:
“Bir keresinde, Elçi Kara Mehmet Paşa, Viyana İmparatoru’na elçi olarak gidecekti (1655). Mehmet Paşa’nın, kendisini “sınır mili”nde karşılamaya gelen Viyanalı Baş Delege’ye şunları söylediği kaydolunur: ‘Ben İmparator huzuruna çıktığım zaman, Kral tahtından inip, bana divanhane (geniş sofa) kapısına kadar gelir, benim omuzumu öper ve ben de onun göğsünü öperim. Kralınız Mekke, Medine ve Osmanlı Padişahı’nın mektubunu öpüp başına koyar ve padişah mektubu okunduğu sürece ayakta durur ve tüm isteklerimizi yasa gereğince verirse, mektupta yazılı olanların dışında bir şey istemezse, Kralınızın karşısına çıkarım. Aksi takdirde, durumu Padişahımıza bildiririm ki, bu da sizin için iyi bir sonuç vermez; üstelik de, sizin elçileriniz İstanbul’da iyi karşılanmaz ve saygınlık görmezler.
Baş Delege, Osmanlı Elçisi’nin bu sözleri karşısında çok şaşırmış ve: ‘Siz ne garip bir sevdaya tutulmuşsunuz. Hiçbir elçi şimdiye dek yedi düvel (devletler) sahibi Kralımıza böyle bir öneride bulunmadı.’
“Osmanlı Elçisi sözünden dönmeyince, durum Kral’a bildirilmiş ve Kral da bu istekleri kabul etmiştir. Bu arada, Kral’ın bir ricası da Elçi Paşa’ya iletilmiştir. Kral, armağanları getiren Osmanlı ağalarının eteğini öpmelerini ve huzurunda el pençe divan durmalarını ve mehterhane çalınarak huzuruna gelmelerini istemektedir. Kral’ın bu önerisine Osmanlı Elçisi Kara Mehmet Paşa şu yanıtı vermiştir: ‘Armağanları getirirken mehterhane çalmak yasamız değildir. Armağanları getiren ağalar benim hizmetimdedirler ve hiçbir ümmet-i Muhammed Kral’ın eteğini öpemez. Böyle bir davranış Âli Osman’a aykırıdır. Bize böyle şaşırtıcı önerilerde bulunmayın!’”(3)
Bu örnekten de görüleceği üzere, 17. yüzyılda Osmanlı Devleti, kendi saptamış olduğu diplomasi kurallarını Avrupa devletlerine uygulatma gücünü ve yetkisini henüz yitirmemişti.(4)
Doç.Dr.HÜNER TUNCER
İLK KURŞUN