Ruhat Mengi yazdı:"Onlara ‘şehit’ deyince acımız azalıyor mu?"

Salı günü Bitlis’te PKK mayını patlamasında 5 polis, 2’si çocuk 4 sivilin kaybına ağladık, arkasından Hakkari’deki PKK saldırılarında 24 askerimiz şehit oldu, 18 yaralı var ki bu yaralıların da ne kadar ağır durumda olduğu, hangi uzuvlarını kaybettiği hiçbir zaman anlaşılamıyor. Öncelikle şehitlerimize ve bütün kaybettiğimiz canlara Allah’tan rahmet, yaralılara şifa diliyorum, daha kaç kez bunları yazacağımızı ise düşünmek bile istemiyorum.

Böyle bir tablo karşısında hangi hükümet başta olursa olsun yazılacaklar değişmez ki geriye dönüp baktığınızda daha önceki hükümetler döneminde de sorumluluğun onlarda olduğu söylenmiş, eleştiriler hükümetlere yapılmıştır. Bu dönemde TSK’nın kontrolü eskiye nazaran çok daha fazla Hükümet’in elinde olduğu ve “Bize bağlılar, tüm sorumluluk bizde” açıklamaları sık sık yapıldığı için daha da fazla eleştirilmeyi peşinen kabul etmiş oluyorlar sanırım.

İNANIN ÖLÜYORLAR!

Yine terör saldırısının ardından “terör zirvesi” toplandı, yine Başbakan ve Cumhurbaşkanı açıklamalar yaptı, yine sınır ötesi operasyon yapıldı..Yine “Türkiye bayrağa sarıldı” söylemleri ile halk sokaklara döküldü, askere gitmek için çok sayıda genç müracaat etti, yine TV kanallarında haber ve yorumlar tüm gün terör saldırısına ve kayıplarımıza ayrıldı. Ama sonuçta bütün bunlar o gencecik, çoğu henüz hayatını-ailesini bile kurmamış ya da bebeklerini beşikte-analarını eşlerini gözyaşları içinde eşikte bırakıp giden askerleri geri getiriyor mu?

Evet şehitler ama onlara ‘şehit’ deyince bizim kaybımız, acımız azalıyor mu? Sanki böyle oluyor gibi, her “onlarca can kaybımızdan sonra” yolumuza “aman sükuneti bozmayalım, fevri hareket etmeyelim” benzeri, kendimize yaptığımız kalıplaşmış uyarılarla devam ediyoruz, üç beş gün içinde de herkesin yaşantısı eski haline dönüyor, giden gittiğiyle kalıyor.

Kaybedilenler için de sözümüz hazır; “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”.. Ama artık itiraf etmenin ve tabii öncelikle Türkiye’yi yönetenlerin itiraf etmesinin zamanı geldi ki “ölüyorlar”! İsterseniz ailelerine sorun ne hissettiklerini..Hatta sadece evladını Güneydoğu’ya askere gönderenlere sorun..

FİLİSTİN’DEN ÖNCE TÜRKİYE GELMELİYDİ

BDP hala, o mayın cinayetlerinden, aynı anda birçok yere yapılan terör saldırılarında verilen 24 şehitten sonra bile çıkıp “askeri operasyonları devam etmesi düşündürücü” diyebiliyorsa bu partinin terör örgütünden farkı kalır mı, kendileri de tartışmalıdır artık..Bu bir yana, Hükümet’e daha önceki saldırılarda ve can kayıplarında “Bir süre için vazgeçin Filistin’le, İsrail’le, Suriye’yle uğraşmayı.. Erteleyin dış seyahatleri, gençlerimiz artık ölmesin, önceliği bu soruna acil çözüm aramaya verin” diye defalarca uyarı yaptık ama hiç fayda etmedi. Tam aksine PKK liderleri “bize verilen sözler tutulmadı” diyerek saldırıların nedenini buna bağlarken Hükümet bu konularda konuşmak yerine Filistin sorununa yoğunlaştı. Son olarak, sanki teröristimiz eksikmiş gibi İsrail’deki 10 Filistinli’yi özel uçak göndererek getirttik. İran’ın yaptığı gibi sınırlarımızı ciddi operasyonlarla teröristlerden temizleyeceğimize zaman kaybettik. Sanki acımasız terör örgütü “Ramazan” dinlermiş gibi “Biz Ramazan’da operasyon yapmayacağız” dedik. Onlar yaptılar. Ve şimdi daha önceki saldırıların komutanlarından da duyuluyor ki “asker ‘saldırı olacağını bilse bile’ eli tutuluyor, operasyon izni verilmiyor”.

HANİ ABD ÖNCEDEN BİLDİRECEKTİ?

Hele bir daha ağzımıza “ABD sınırları gözleyip bize saldırıları önceden bildirecek” benzeri lafları hiç almayalım. Hani nerede; Irak’tan 200 kişilik terörist timi Türkiye’ye girerken ABD ne yapıyordu? Acaba Türkiye’ye karşı samimi olsa, Ortadoğu planlarında bu olayları kullanıyor ve ikili oynuyor olmasa bu saldırılar olabilir mi?

Peki hani biz sınırlarımızı insansız uçaklarla filan daha iyi koruyacaktık? Ben ortada çok ciddi “ASKERİ VE SİYASİ” hataların olduğuna inanıyorum, bu hatalar nasıl önlenebilir; TBMM her şeyi bir yana bırakıp bu konuyu milletin önünde açık açık tartışmak zorundadır.

****


Bu ceza neden 50 yıl olamıyor acaba?


Habere göre; İstanbul Bahçelievler ve civar semtlerine dehşet saçan sapık yakalanmış, “25 çocuğa cinsel saldırıda bulunduğunu” da itiraf etmiş. Cumhuriyet Savcılığının “28.5 yıla kadar hapis istemiyle” yargılanıyormuş.

Bunları okur okumaz “neden 28.5 yıl isteniyor da 50.5 yıl istenmiyor” diye düşünüyor insan.. Öyle ya, evli de olan bu sapık 25 çocuğa saldırmış (bu herhalde yine “tecavüz”ün kibarcası oluyor, her gün tecavüz olayı duyulan ülkede “tecavüz” demeye utanıyoruz ya), bıraktığınız anda bir 25’e daha saldırmaktan çekinmeyecek, o zaman devletin görevi; toplumu, çocukları bu sapıklardan “mümkün olduğunca uzun süre” korumak değil midir? Öyle olduğuna göre, “Batı’da çok daha uzun yıllar için verilen” bu cezalar neden Türkiye’de verilmemekte, verilen kadarı da bin çeşit indirimle azaltılarak sapıklar, suçlular adeta korunmaktadır?

KATİLE ‘İYİ HAL’ İNDİRİMİ

Çocuklara tecavüz eden yaşlı sapıkları, aralarında bürokrat, polis, gazeteci vb bulunan diğer sapıkları, ağızlarıyla “şeytana uydum” deseler bile, “25 çocuğa saldırdım” deseler bile en hafif cezalarla kurtarırsanız bunların çocuklara, topluma zarar vermeye devam etmesini nasıl önleyebilirsiniz? Geçenlerde “hakim ve savcıları bu nedenle suçlayan” bir yazım üzerine hakim bir okurumuzdan mektup geldi, “hakimlerin yasalara göre karar verdiğini, onları suçlamamak gerektiğini” yazmıştı. Oysa hakimler mevcut yasaları bile uygularken “kendi takdirlerine göre” karar veriyor, kravat takan bir katile bile “iyi hal indirimi” yapabiliyorlar.

Buna hakları yoktur, zaten yaptıklarında “fazla ceza vermeye korktukları” gibi bir anlam bile çıkıyor. Ayrıca, yasalar yetersizse neden bizler gibi onların sesini de duymuyoruz? “Biz bu ağır suçlara çağdışı denecek hafiflikte ceza vermekten rahatsızız, bu yasalar değişmeli” dediklerini neden hiç duymadık? Örneğin, gazetecilere “yıllar boyu bir hücrede duruşma bekletilirken” azılı çocuk tecavüzcüleri için tutuksuz yargılama kararı verebilen hakimlerin hiç mi çocuğu yoktur? Ya vicdanları?

Bu sapığa “neden 50 yıl istenmediğini” açıklamaları gerekir.

****


Sizin hala ‘hekır’ınız yok mu?


Ben yıllardır bunları yazmaktan sıkıldım, yoruldum, yapanlara hala bir utanma gelmedi ona yanarım.

Her işimize mutlaka haksızlık, yanlışlık, hile karışmazsa olmuyor, ne utanç verici değil mi? İki yıl kadar önce bu nedenle; uzun süre devam eden bir e-anket’te son anda hekır yardımıyla bir ismin oylarının “imkansız şekilde birkaç saat içinde binlerle arttığı” anlaşıldığı ve bunun doğrulandığını tesadüfen telefonda duyduğum için bana verilecek TV ödülünü reddetmiştim. Benim alanımla ilgili olmasa da “güvenilmeyecek bir anketten çıkan ödülün” hiçbir anlamı olamaz çünkü..Ve nitekim o kişiye (bir sanat dalı idi) ödül veremediler sonunda.

Bakıyorsunuz ülke adına gidilen yarışmalarda bile nüfuzlu birilerinin torpili işe karışmış. Bakıyorsunuz (bugün hala) bir başka köşeden “parayla hekır tutup internette kendilerini ‘çok izleniyor’ gösteriyorlar”veya “şarkılarını ‘çok tıklanıyor’ gösteriyorlar” haberleri çıkmış. Peki, bu insanlar başkalarının hakkını yemekten veya adil bir seçimi önlemekten utanmadığına göre nereye, ne zamana kadar devam edecek bu rezalet? Kim “dur” diyecek?

Dur denmediği takdirde örneğin genç sanatçılar, yazarlar, tiyatrocular, dizi oyuncuları; para gücü, torpil gücü yerine “bileğinin gücüyle, alnının teriyle” çalışan, emek veren insanlar nasıl başarılı olacaklar? Biz de “hile” artık umursanmaz oldu, herkes pek fütursuz..Seçildin mi bir kez herşey unutuluyor ve allkışş! En azından medyanın güçlü kalemleri bu olayların peşini bırakmamalı, haksızlıklara karşı çıkmalı ki dürüst bir yola girilebilsin. Yoksa daha bir on yıl bu ilkellik sürüp gidecek maalesef!


Ruhat Mengi
Vatan