
Akmerkez’in yanından Arnavutköy’e inen yokuşa “Ayazma Yokuşu” derler. O yokuşun ortasında, Cumhuriyetçi bir bilim kadının heykeli vardır: Prof. Dr. Türkan Saylan’ın...
Aynı yokuşun başında da bugünden sonra bir heykel daha var: “Gazeteci-yazar İlhan Selçuk’”un heykeli...
Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal şöyle diyor:
“Beşiktaş Belediyesi olarak Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının açtığı yoldan yürüyerek, cumhuriyetin aydınlığını sonraki kuşaklara aktaran kimlikleri önemsiyoruz. Bu simge kimliklerin yarattıklarını onurlu bir miras kabul ediyoruz.”
Mehmet Aksoy’un yapıtının bir adı da “Cumhuriyet Aydınlanmasını Yaratanlar” heykeli...
İlhan Selçuk’u kaybedişimizin birinci yılında dikilen bu heykeli, Beşiktaş Belediye Başkanı’nın görüşünün somut bir örneği...
* * *
İlhan Selçuk çok eski arkadaşımızdı, ağabeyi Turhan Selçuk’la birlikte çalıştık. İki üçgenle bir “İsmet Paşa” karikatürü çizerdi ki!
İlhan Selçuk’la bir gün olsun, “yazı sataşması”na girmedik.
* * *
“Dönenler ve dönekler” ortak hedefimizdi.
İlhan Selçuk, dalkavukla, soytarıyı ayırırdı, biz de ondan öğrenmiştik...
Bir sabah “Pencere”yi açtık, şaşırdık, biz o güne kadar soytarıyla, dalkavuğu aynı kaba kor çalkalar dururduk, yazıyı okuyunca telefona sarıldık:
“Yine kafamızı karıştırdın!”
Soytarı ile dalkavuğun farkını yazdığı gibi anlattı:
“Soytarı balonları iğneler.
Dalkavuk balonları şişirir.
Ne olursa olsun, ister bir yüksek makamda olsun, ister bir yargı kurumunda bulunsun, ister bilim adamı kılığına bürünsün, ister kalem erbabından sayılsın dalkavuğun soytarıdan besbeter olduğunu tarihler yazar.
Çünkü soytarının zaman zaman efendisini uyardığı görülmüştür de dalkavuğun şişirdiği balonlara tutunarak yükselmek kimseye nasip olmamıştır.
Hey gidi dalkavuk...
Sana soytarı bile denemez, çünkü soytarılık senin için rütbe sayılır. Sen dalkavukluk için belini kırıp ikiye katlanırken, senin görüntüne bile katlanmak ne büyük acı...”
* * *
“Cumhuriyet”te darbe olmuş, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal gazeteden ayrılmışlardı. Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal “Milliyet”e konuk yazar olarak gelmişlerdi, lakin İlhan Selçuk gelmeyi kabul etmedi, birkaç kere konuştuk, “Milliyet”e gidenlere bir şey demiyor, ama kendisine hayır...
Sanki “Bekle, sonunu bekle!” der gibiydi.
* * *
Öyle bir son geldi ki, “Cumhuriyet” okuru öyle bir tokat attı ki, Abdülcanbaz’ın Osmanlı tokadı gibi, İlhan Selçuk ve arkadaşları döndüler.
Demek “İlhan Selçuk’un bir bildiği varmış” dedik...
Ama her zaman da öyle değil!
Kendi eliyle yetiştirdiklerinin, “sağ liberal” olup, saf değiştirmelerine hiç dayanamazdı.
Yaşasaydı, onların bugünkü hallerini görseydi...
* * *
Yazarlar yazılarıyla ya da kendilerine yazılan yazılarla anılırlar.
Biz de öyle yapacağız, 18 yıl önceden bir yazı (28 Temmuz 1994)...
Bizim için yazmış:
“Her yazarın gönlünde, yarınlara kalan özleminin yansıması, belli belirsiz vardır. Öykü, şiir, roman, oyun yazarak bu amaca ulaşmak isteyenlerin içinden kaçı geleceğe kalacak? Bilinmez! (...) Ahmet Rasim’i günümüzde daha çok anlıyoruz. Derim ki bugünleri anlamak isteyenler yarın Hasan Pulur’u okuyacaktır.
Pulur, yaşadığımız günlerin rengini, ruhsarını, cibiliyetini, sicilini her gün fıkraya döküyor.
+
Mevlevi, Bektaşi’ye:
- Biz, demiş, Allah der döneriz, siz ne yaparsınız?
Bektaşi:
- Erenler, demiş, biz de Allah der dururuz...
Pulur, günümüzün Bektaşilerinden...”
* * *
Hey gidi koca İlhan, hey!
Bektaşilik bize mi kalmış?..