Deniz’i düşünün!



Mustafa Balbay Silivri’de, havaalanında çalışıyor. Evine oradan kazandığı parayla bakıyor.

Silivri’de “işe girdiği” tarihte 8 aylık bebek olan oğlu Deniz bugün 4 yaşında ve durumu böyle biliyor.

Cuma sabahı “Havaalanındaki işi bitti, haydi onu almaya gidiyoruz” diye annesi Gülşah Balbay ve 11 yaşındaki ablası Yağmur’la yola çıktıklarında Deniz’in küçük yüreği heyecandan kıyamet koparıyordu.

Sonra bindikleri araba aniden durdu.

Anne bir telefon konuşması yaptı ve gerisin geri Ankara’ya döndüler.

Durum Deniz’e “Babanın işi uzamış; birkaç gün sonra gidip alacağız” diye açıklandı.

Gerçek, tahmin edeceğiniz gibi üçüncü yargı paketine bağlı olarak beklenen tahliye kararlarının çıkmaması ile ilgiliydi.

Özel yetkili mahkeme kararları Pazartesi sonrasına atmıştı.

Balbay’ın eşi “Ankara’ya geri döndük. Ama içimde fırtınalar koptu, başımdan aşağı kaynak sular döküldü. Deniz çok üzüldü” dedi.

Tutukluluğu kitlesel olarak ceza gibi kullanan özel yetkili mahkemeler yüzünden Türkiye engizisyon ülkesi haline gelmişti.

Meclis adli kontrol tedbirlerinin önünü açarak bu karanlığa bir ışık yaktı.

Yargıya “yetkini insanları tutuksuz yargılamaktan yana kullan” mesajını verdi.

Bilim adamları, askerler, gazeteciler, öğrenciler, daha niceleri...

Bunların çoğu uydurma deliller, gizli tanıklar yüzünden aylardır, bir kısmı yıllardır hapislerde çürütülüyor.

Tutukluluk süreleri uzadıkça adaletsizlik yalnız özgürlüklerinin çalınmasıyla sınırlı kalmıyor, mahkemeler pek çok masum insana, yattıkları süreyle uyumlu cezalar vererek hesap sorma haklarını ellerinden alıyor.

Yeni yasa, mahkemelere geniş imkânlar tanıyor; tutuklular Meclis’te oluşan irade doğrultusunda salıverilmelidir.

Hakimler şüphelileri nasıl içerde tutarız diye değil, nasıl tutuksuz yargılarız diye arayışa girsinler.

Balbay örneğinde ele alırsak...

Mustafa Balbay’ın tahliye talebini karara bağlarken, Mustafa kadar, hatta ondan fazla Deniz’i düşünsünler!

Şeyhülislâm gibi...

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez medyanın gündeminden düşmez oldu.

Patrikhane’ye yaptığı ziyaret önemli.

Söyledikleri daha önemli:

Başkan Görmez’e göre ruhban okulu açılmalıdır.

Bunun yanında “Başka bir ülkeye ‘Sen oradaki Müslümanlara ne hak verirsen ben de o kadar hak veririm’ demek, bu milletin tarihine, kültürüne yakışmıyor.”

Diyanet İşleri başkanları son yıllarda giysilerindeki şatafat ile dikkatleri çekmeye başlamışlardı.

Şimdi icraatları ile de iddialı olmaya başladılar.

Patrikhane’nin ruhban okulu çabalarına destek vermek Diyanet İşleri Başkanı’nın görevi mi?

Bu mesele bir anlamda dış politika sorunudur, Diyanet kurumu siyaset aleti olmalı mı?

İktidar ruhban okulunu açtırmaya karar verdi de, Diyanet İşleri Başkanı’nı kullanarak muhafazakâr seçmen tabanında kendine bir koruma alanı mı yaratmak istiyor?

Yoksa daha büyük bir hedefe yürümek midir niyetleri?

Süslü cüppesi ve sıklaşan fetvalar...

Şeyhülislâm’a alıştırılıyor olmayalım!