
Kan, ezilmiş bir tutku yeraltı sularıydı... Paslı damgasını vuran...
Çığlıklar hâlâ o çığlıklardı!
Geçmiş zaman masalları, gözlerinde ışığın yansıması gibi.
Gecenin geç saatlerinde anlatılanlar, dağılmış gökyüzünün kelebek yıldızları, ölümü geri getirip yorgun dönüyordu.
Varla yok arasında hayatın, anlaşılması güç savaşların, genç ölülerin bedenlerinde düşünceleri darmadağın ediyordu.
Daha şiirsel bir dünya istemek hepimizin hakkıydı...
Daha özgür ve daha mutlu!
Kalabalık bir sokağın ışığında laikliğin ne olduğunu anlamayan örümcek kafalılar, ortaçağın zifiri karanlığını özlüyordu.
Gözlerinde sevgi değil kin ve nefret tohumları vardı...
Onlar için demokrasi ve özgürlükler amaç değil araçtı!
Yabancı bir mavilik arıyordum kendimce...
Paul Celan’ın, Paul Eluard’ın anısına yazdığı şiiri okurken, o yabancı maviliğin bir zamanlar “sen” diye çığlık attığını birden anımsadım.
Benim için o mavilik temel hak ve özgürlüklerdi...
Yaşamdı!
Sevinçti!
Mutluluktu!
Yaşamak için kullandığın tüm sözcükler, kıskaca benzeyen özlem...
“O halde köpür, ey dalga! Ey balık çık ortaya! Su neredeyse bir daha yaşayabilir insan...”
Parlak söylevler gibi kötü başlayan bir gece ve ıhlamurların sonbaharında derin düşünceler...
Ey özgürlük neredesin söyle!
***
Umutların dağıldığı saatlerde esen poyraz, karanlığın aydınlığa kavuşmasını bekleyen analar, babalar, kardeşler, sevgililer...
Sabaha yakın poyraz durdu.
Alaşağı edilmiş gecelerde ne özgürlüğün kapıları vardı ne de geleceğin yüzünden aydınlığın izdüşümü.
Bir zaman tünelinden geçiyordum!
Bir kareli defterde eski yazdığım yazılar, anılar vardı...
Onlar çocuktu, onlar kelepçelenip cezaevi aracıyla Buca’ya götürülüyordu...
Manisalı çocuklardı onlar...
Yaşları 15-16...
Lise öğrencisiydi...
Yıllar ne çabuk geçiyordu.
Bir annenin çığlığını anımsadım:
“Bırakın yavrumu, bırakın götürmeyin kuzumu benim...”
İşkenceden geçmişti hepsi...
Suçları tren vagonlarına yazı yazmaktı.
Gözlerimi yumdum!
Gencecik insanlarımızı, çocuklarımızı işkenceden geçiren zihniyet egemen oldu benim güzel yurdumda...
Zincirlere vuruldular düşüncelerinden ötürü.
Yargısız infazlarda bedenleri delik deşik edildi!
Gecenin kanat çırptığı o anda umutların, sevinçlerin yok olduğu bir çölün ortasında gibi hissettim kendimi.
Yüreğim kanadı!
***
Nice acılar, kıyımlar, hüzünler yaşadık...
Bir zaman tünelinden geçerken, düşünceler ormanındayım yine...
Dağları, ovaları, gölleri, vadileri, koyları, bükleri çokuluslu “altın avcıları”na, Arap şeyhlerine peşkeş çekilmiş güzel ülkemin.
Aldıran yok, yazan az...
Bir kitap duruyor masamın üzerinde...
Orhan Tüleylioğlu’nun hazırladığı, “Kırmızı Kedi Yayınları”ndan çıkan...
Kapağına bakıyorum:
“Merdivende Üç Şair”
Üç şairin fotoğrafı...
Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar...
Yer: Sivas’ta Madımak Oteli...
Tarih: 2 Temmuz 1993.
Kitabı okumaya başlıyorum.
Ataol Behramoğlu’nun “Bu Yangın Yerinde” şiirini okuyorum.
Yaşamak bu yangın yerinde / Her gün yeniden ölerek /
Zalimin elinde tutsak / Cahile kurban olarak /
Yalanla kirli havada / Güçlükle soluk alarak /
Savunmak gerçeği çoğu kez / Yalnızlığını bilerek
Korkağı, döneği, suskunu / görüp de öfkeyle dolarak
Toplanıyor ölü arkadaşlar / her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmeği / Kimi kanını silerek /
Kucaklıyor beni Metin Altıok / “Aldırma” diyor gülerek /
“Yaşamak görevdir bu yangın yerinde / Yaşamak insan kalarak”
***
Gecenin karanlığında denize bakıyorum bir süre...
Rüyalarımı hançerleyenlere, düşlerimi çalanlara öfkeleniyorum...
Yobazlara, dinbazlara, faşistlere, çetelere “yeter” diyorum...
Zamanın bembeyaz saçlarını savuran bizler yaşananları, dünü ve bugünü hep unutuyoruz...
Neden?
8 Temmuz 2012 - Cumhuriyet