Bahai Efendi gibi olmak...
İnsanın bazen “Osmanlı” olası geliyor. Yanlış anlamayın, Dışişleri Bakanı gibi değil.
Devlet düzeninde değil, bire bir ilişkilerde...
“Olur mu öyle şey?” diyeceksiniz?
Olmayacağını biz de biliyoruz da...
Mesela dedik.
* * *
Mesela Şeyhülislam Bahai Efendi gibi...
Prof. Taner Timur “Osmanlı Çalışmaları”nda, 1640’lı yıllarda Osmanlı Devlet yapısını anlatırken “devleti didik didik eden bir” Ağalar-Kösem Sultan-Kadızadeler koalisyonu döneminde Bahai Efendi Şeyhülislam olmuştur.(*)
Müneccimbaşı Hüseyin Efendi’nin tavsiyesiyle bu göreve getirilmiştir. Onu göreve getirenler istediklerini yaptıracaklarına emindirler; yeniçeri ağaları ise hiç memnun değildir.
* * *
Taner Timur şöyle der:
“Bahai Efendi, kimilerinin beklediği gibi oyuncak olmadı. Tam tersine dürüst ve cesur bir Şeyhülislam oldu. ‘Yurtseverlik’ kavramının daha oluşmadığı bir dönemde, yurtseverce davrandı. Bütün felsefesini, aşağıda anlatacağım ve Naima’nın ‘garip ve acayip’ diye nitelediği olay ortaya koymaktadır.”
Onun döneminin en ünlü vakası “Falakaya yatırılan ve ahıra kapatılan elçi” vakasıdır.
İzmir’deki İngiliz Konsolosu ile İzmir Kadısı arasında bir anlaşmazlık çıkar. Kadı, konsolosu Bahai Efendi’ye şikâyet eder, o da Galata’daki İngiliz Elçisi’ni çağırır, konsolosu azletmesini söyler. Elçi kaba bir davranışla “Onu, benim kralım oraya getirmiştir” der.
Ve Bahai Efendi parlar:
“Bre dinsiz melun, siz ne güna muahhid geçinirsiniz ki, daima din ve devlete hıyanetten geri kalmazsınız! Venedik’e niçin kalyonlar ve imdatlar verirsiniz?”
Elçi aynı tonda ve tam bir tüccar havasında konuşmaya devam etti:
“Bizden her kim kalyon isterse, kira ile veririz, siz de isteseniz veririz.”
* * *
Olay büyür, zaten Bahai Efendi daha önce de, bir atamaya karşı çıkmıştır; elçi olayı çıkınca da, balyosların (elçilerin) şikâyeti üzerine bir müderrisi Bahai Efendi’ye yollarlar, güncelleştirirsek öğretim üyesini...
Şeyhülislam Bahai Efendi, müderrisi öyle bir karşılar ki!
“Bahai Efendi müderris İbrahim Efendi’yi ‘Ağalar bu işe ne karışırlar?” diye karşıladı. İbrahim Çelebi’nin Venedik’le savaşta olduğumuzu; İngiltere’nin gemileri, orduları ve serveti itibarıyla Frenklerin en büyük devleti olduğunu, onunla çatışmanın Osmanlı Devleti için felaket olacağını anlatması para etmedi. Bahai Efendi, ağalara hakaretler yağdırarak, müderrisi huzurundan kovdu. Bunun üzerine yeniçeri ağaları, derhal At Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’nda toplandılar ve Veziriazam’dan Bahai Efendi’nin azlini istediler. Sonuç olarak, Kadıasker Çelebizade Aziz Efendi’nin desteğiyle bunu sağladılar.”
* * *
Bahai Efendi’nin yaptığı doğru muydu?
Hayır, Taner Timur der ki:
“Şimdi bu olay üzerinde düşünelim ve o devrin gerçeklerini gözden uzak tutmayarak hükümler vermeye çalışalım. Akla ilk gelen şu oluyor: Bahai Efendi İngiliz Elçisi’ne dayak attırarak çok çirkin bir davranışta bulunmamış mıydı? Bahai Efendi’nin davranışı, hiç kuşkusuz kendi dönemi için de yakışıksızdı ve bir Şeyhülislam, hiçbir şekilde soğukkanlılığını kaybetmemeliydi. Ne var ki; bu gibi olaylar, Osmanlı saraylarında zaman zaman görülüyordu. Örneğin, daha da sonraki tarihlerde XIV. Louis’nin elçisi Osmanlı sarayında tafralar atıp sultanın huzurunda Osmanlı âdetine göre eğilmeyince, çavuşlar derhal elçiyi yatırmışlar ve alnını yere yapıştırmışlardı.
Bunun için Fransızlar ne savaş ilan etmişler, ne de elçiyi geri çağırmışlardı. Belki de haber XIV. Louis’ye duyurulmamıştı bile. Kaldı ki Bahai Efendi’nin düşmanları, olayın ahlaki ve diplomatik yönü üzerinde durmaktan ziyade, İngiltere’nin ‘yüce’liğini ileri sürüyorlardı.”
* * *
Peki sonra Bahai Efendi’ye ne olmuş?
Bergama’ya sürülmüş, yerine de Aziz Efendi atanmış...
Naime, Aziz Efendi için “müdara ehli dalkavuk” der.
Bunca yüzyıl sonra, “dönek” diyorlar.
İşte size değişim.
---------------------------------
(*) İmge Yayınları
