Türkiye’nin önündeki kördüğüm


Türkiye bugüne kadar yaşanmamış bir süreç içinde ilerlemeye çalışıyor.
Bu süreci anlatmaya önce dışardan başlayalım.
Devletin bugün yürüttüğü dış politikadan ne Meclis’in, ne bakanların, ne muhalefetin, ne de Dışişleri Bakanlığı’nın haberi var.
Sadece iki kişi işi pişirip kotarıyorlar. 
Ama olaylar gösteriyor ki kotarılan hiçbir şey yok ama karmakarışık bir ilişkiler yumağı var.
“Komşularımızla sıfır sorun” diye çıkılan yolda yapılan strateji hataları fiyaskoyla sonuçlandı.
Görünüşte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından yürütülen dış politika stratejilerinin aslında  Başbakan imzalı olduğu kuşkuları var. 
Davutoğlu’nun Başbakan’ı yanılttığı yolundaki inanç tersine dönmeye başladı.
Bugün diplomasi ve siyaset dünyasında Davutoğlu’nu yönlendirenin başbakan olduğu inancı daha yangın.
Türkiye’yi bir cihan devleti yapma tutkusu Başbakan’ın mı, yoksa Davutoğlu’nun mu yüreğini titretiyor?
Başlangıçta bu tutkulu politikayı Davutoğlu götürüyor kanısı yaygındı dünyada.
Ama olaylar ilerledikçe bu politikanın baş aktörünün Erdoğan olduğu farkedildi. 
Başbakan Erdoğan”ın, bir Ortadoğu liderine özlem duyan islam ülkelerinin halklarına bu rol modelin en güçlü adayının kendisi olduğunu göstermek için yaptığı popülist ataklar kısa zamanda semerisini verdi.
Erdoğan, İsrail karşıtı zehir zembelek söylemleri,  Davos’taki “One minute” çıkışıyla ve Mavi Marmara eylemine verdiği destekle tüm islam ülkelerinin halklarının gönlünü fethetti.
Arap dünyasındaki her türlü gösteride artık İran Cumhurbaşkanı Ahmedinajat’ın posterlerinin yerine Erdoğan’ın posterlerinin yüzbinlerin ellerinde yükselmesi bütün dünyayı etkiledi.
Dünyada , Ortadoğu’da yeni bir Nasır mı doğuyor soruları sorulmaya başlandı.
Bu hava Erdoğan’ı da İslam aleminin yeni lideri havalarına sokuverdi.
Türkiye’nin Ortadoğu’da pozisyon belirleyen bir aktör haline geldiği propogandaları aslında Tayyip Bey’in liderliğinin ilanıydı.
Bu olağanüstü havanın büyüsü kısa zamanda AKP’lileri ve Erdoğan’ı aldı bulutların üzerine uçurdu. 
Başbakan hemen her konuşmasında bu büyünün etkisiyle Türkiye’yi alıp uçuran bir lider üslubunu kullanmaya başladı.
Bu psikolojinin yarattığı özgüven kısa zamanda aşırı büyüklük  kompleksine dönüşünce arka arkaya hatalar geldi. 
Sıralarsak, Suriye’ye karşı gereksiz bir ABD fedailiğine soyunuldu.
İran’la ilişkiler aşırı şekilde sertleşti.
Rusya ile  bir soğukluk sürecine girildi. 
Irak merkezi hükümetiyle ipler tamamen koparıldı.
İçerde ise demokrasi, hukuk bir kenara itildi.
Hem Başbakan’ı, hem bazı bakanları bile isyan ettiren  Özel Yetkili Mahkemeler’in yürüttüğü yargılamalar tamamen hukuk anlayışının dışına çıktı.  
Terör konusunda gösterilen zaafların faturaları ağırlaştırdı. Şehitlerin sayısı arttı. PKK çüretini arttırarak eylemlerini bölgeselleştirip yaygınlaştırdı.
Başbakan muhalefeti, sivil toplum örgütlerini, medyayı, meslek oda ve dernekleri ile toplumun öteki dinamiklerini sinek gibi görmeye başladı.
Erdoğan bütün bu karmaşa içinde 2014′de başkan olarak Çankaya çıkmayı ve devleti tek başına yönetmeye devam etmeyi planlıyor.
Hem de bunu on yıllık bir sürece bağlamayı düşünüyor.
Türkiye bu kadar karmaşanın altından zarar görmeden kalkabilecek mi? Yoksa bu büyük hayalciliğin ağır faturalarını ödemek zorunda mı kalacak?
Bütün toplum dinamiklerinin düşünmesi ve mutlaka çözümlemesi gereken sorun işte burada düğümleniyor.