Bir Anadolu öyküsü


Geçen gün bir taksiye bindim. 45 yaşlarında bir şoför. Belli ki sıkıntılı. Ofluyor, bufluyor. Sonra da derdini şöyle anlatıyor:
“Ramazan canımıza okudu. İşler bıçak gibi kesiliyor. Hemen bütün esnafın işi kesat. Buna bir çare de yok. Her yıl bunu yaşıyoruz.”
Adını bile sormadığım şoförün dediği gibi Ramazan iş yaşamını durduruyor. Bu sorunun çözülmesi ise olanaksız. İslam dünyası dinde reform yapamaya yanaşmayacağına göre bu böyle sürüp gidecek.
Yalnız esnaf değil, tüm ekonomi bir iki sektör dışında zorunlu tatile giriyor.
Neyse Ramazan muhabbeti kısa kesildi ama şoför arkadaş dini konularda görüşlerini açıklamaya başladı.
Anlaşıldığı kadarıyla AKP’ye tepkiliydi. Daha çok da din tüccarlarına kızıyordu.
“Bunlar gerçek müslüman değil abi. Bunlar hep çıkarları peşindeler ve halkı aldatıyorlar” diyor.
Ben sözün nerelere uzanacağını merak ettiğim ve söylemek istediklerini kesmemek için sadece dinliyorum.
Sözü döndürüp dolaştırıp Araplara getiriyor. ”Bu araplar var ya… Bunlar kadar üçkağıtcı ve sahtekarı yok” diye onlardan  nefret ettiğini söylüyor.
Şoförün hayat fırınından  epeyce ekmek yediği anlaşılıyordu. Batı’yı ve Doğu’yu gezdiği, oralarda iş tuttuğunu anlatıyor.
Batı insanları ile Doğu insanları arasında bir kıyaslama yapıyordu. Söylediklerinin özeti şu:  Batılı insanlar, Doğululardan çok daha dürüst ve ilkeli.
Bunu muslümanlar ve hıristiyanlar olarak da anlamak yanlış olmaz. Çünkü vurgulamak istediği müslümanlar arasında dürüst insan sayısının çok daha az olduğuydu.
Bu konuyu daha iyi açıklayabilmek için olacak, başından geçen ve belli ki kendisini çok etkilemiş olan bir olayı anlattı.
14 yaşlarındayken Adana’da bir Ermeni’nin yanında işe girmiş. Büyük bir depoda gelen malları yerleştiriyorlarmış.
“Taşıyıcı araçları kullanmayı orada öğrendim. Patron çok iyi bir insandı. Bana ve öteki çalışanların haklarını eksiksiz verir bizlere iyi davranırdı.
Altı yıl yanında çalıştım. Sonra İstanbul’a gitmem gerektiği için Ermeni patronumdan helallik istedim. Senin ekmeğini yedim, suyunu içtim. Allah razı olsun dedim ve ayrıldım. Kucaklaştık hakkını helal etti sen de bana helal et dedi ve bir miktar para verdi. Ayrıca taşınmam için tuttuğum kamyonun parasını da ödedi.
İstanbul’a gelince büyük bir cehennemin içine düştüğümü anladım. Ama mücadele ettim ve işimi gücümü yoluna koydum. Kör topal yuvarlanıp gidiyordum. Sonra yurt dışında çalışma olanakları çıktı. Bir süre Almanya’da ve bazı Arap ülkelerinde kaldım daha sonra İstanbul’a döndüm.”
Yıllar sonra bir gün bir telefon gelince bizim şoför şaşırıp kalmış. Arayan Adana’daki Ermeni patron.
“Abi yıllar sonra telefonumu bulmuş,  beni mutlaka görmek istediğini söyledi. Buluştuk. Hal hatırdan sonra bana ‘ Ben Adana’dan ayrıldım. Avrupa’ya gidip yerleşeceğim. Ben sana bir haksızlık yapmışım. Hesapları incelediğimde sana ayrılırken ödediğim paranın eksik olduğunu fark ettim. Senin hakkının üzerimde kalmasını istemem. Şu parayı al ve bana hakkını helal et’ dedi.”
Kendi deyimiyle “Adeta şoke” olmuş.
Ermeni patron çıkarıp yüklü bir para vermiş. (Rakamını anımsayamadı ama iyi para olduğunu söyledi)
Karşılıklı sarılıp helalleşmişler. Ermeni patron ayrılırken telefon numarasını vermiş ve “Avrupa’ya gelirsen beni mutlaka ara” demiş. (Nedense Ermeni patronunun gittiği memleketi söylemedi ben de sormadım. Büyük olasılıkla Fransa veya İsviçre olmalı)
Hikayenin sonunu şöyle bağladı:
“Biz de hangi patron yapar bunu abi? İşte aradaki fark bu.”
Bu yaşanmış öykü beni de etkiledi. Belki biraz da Ermenilerle neredeyse gırtlak gırtlağa geldiğimiz günler yaşadığımızdandır.
Evet bir zamanlar Türk ve Ermeniler bu kutsal Anadolu topraklarında böyle içiçe yaşarlardı.
Şimdi artık o insanlar Anadolu’dan kopup gittiler.
Yaşamlarını çok çok uzak ülkelerde sürdürüyorlar. Ama biliyorum ki çoğu Anadolu özlemiyle yanıp tutuşuyor.