Ali Eralp yazdı:"Hükümet Ne Ağlama Duvarıdır Ne De Beddua Yeri..."


Bir günde tam 30 şehit. Bir günde tam 30 fidan kara toprakla buluştu. Gençliğini, baharını, aşklarını yaşamadan… Çoluk çocuk, torun yüzü görmeden…
Türkiye kan ağlıyor.
Feryatlar, figanlar, çığlıklar göklere yükseliyor.
Anaların, babaların, kardeşlerin, sevdalıların gözyaşları sel olup akıyor.
Bu vahşet karşısında dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir hükümet yerinde duramaz. “Ben bakanım, ben başbakanım, ben bu iktidarın milletvekiliyim” diye halkın karşısına çıkamaz.
Utanması olanlar, onur sahibi kişiler, içinde bir parça insanlık kalanlar bu manzara karşısında çoktan istifa etmeliydiler.
Ama ne gezer…
Adamlar koltuklarına çivilenmişler sanki. Japon yapıştırıcısı ile yapıştırılmışlar.
Bin bir çeşit yolsuzluk, hukuksuzluk, köstebeklik, kanıtları ile birlikte ortaya çıkarılıyor, gözlerine gözlerine sokuluyor, adamların yüzü bile kızarmıyor.
Alman basının, “ Dünyanın en büyük nitelikli bir dolandırıcılık davası” olarak tüm dünyaya tanıttığı Deniz Feneri Davasının sanıkları da serbest artık. Ama hiçbir suçu günahı olmayan yurtseverler yıllardan beri içeride. Adamlarda en ufak bir utanma, sıkılma belirtisi yok.
Tam tersine koltuklarına daha çok sarılıyorlar.
Muhalefete saldırıyorlar. Gazetecilere, medyaya saldırıyorlar. Onları “sorumsuzluk”la suçluyorlar.
Şehit haberlerini verdikleri için bütün suç muhalefette, gazetecilerde, köşe yazarlarında, “Hükümet istifa” diyenlerde imiş… Onlar bölücü örgüte güç veriyorlarmış. Moral veriyorlarmış…
Sanki kapı arkalarında hainlerle ben buluşup, konuştum. Sanki Oslo’da bebek katiline ben “Sayın” diye hitabettim.
Sanki Habur sınır kapısında teröristleri davulla, zurnayla ben karşıladım, ayaklarına çadır mahkemelerini götürüp, iki saat içinde onları ben serbest bıraktım.
Sanki bundan iki yıl önce Güroymak kentine gidip oradaki halka “Sevgili Norşinliler” diye Kürtçe ismiyle ben seslendim.

“Sivilleşiyoruz” bahanesi altında paşaları, subayları esir alarak, orduyu ben başsız bıraktım.
Önce, PKK ile kapalı kapılar arkasında oturup, anlaşıp “Bölünme Anayasası” yapacaksın. İmzalar atacaksın. Atatürk milliyetçiliği, Türk sözcüklerini anayasadan çıkarma mücadelesi vereceksin, sonra da muhalefeti, gazetecileri terör örgütüne “moral vermekle” suçlayacaksın…
İsmet İnönü’nün sözleri ile yanıt verelim: “Hadi canım sen de…”
Çocuk mu kandırıyorsun?
Şimdi bir de utanmadan, sıkılmadan demeçler veriyorlar:

“Kanları yerde kalmayacak…” falan, filan…
Geç bunları, geç… Çok dinledik bu masalları…
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç şunları söylüyor : “Bize bu acıları yaşatanları Allah en kısa zamanda helak etsin…”
İşimiz Allah’a kalmış anlaşılan… Peki, senin görevin ne? Sen ne yapıyorsun orada devlet olarak?
Bir bakan, devletin görevini Tanrı’ya yüklerken, bir başka bakan da bu acı olay karşısında gözyaşı dökerek tepkisini ortaya koymuş…
Baylar, hükümet ne ağlama duvarıdır ne de beddua yeri…
Sosyal devlet ağlayarak, beddua ederek iş yapmaz.
Sosyal devlet anlayışında merhamet, acıma, cezalandırma, öç alma gibi kavramlar geçerli değildir. O, vatandaşlarına karşı anayasanın kendisine yüklediği sorumluluk ve görev bilinci ile hareket eder.
Sosyal devlet kömür, pirinç, şeker dağıtmaz. “Sadaka ekonomisi” ile sorunları çözmez.
Beş kilo makarna, üç kilo nohut vererek “yokluğa, yoksulluğa, işsizliğe çare buluyorum” diye halkı oyalamaz. Kandırmaz. Yığınları önce yoksullaştırıp bir parça ekmeğe muhtaç ederek, sonra da merhamet gösterileri yapıp, yardım dağıtmaz.
Sosyal devlet, asla, kapı arkalarında vatan hainleri ile görüşme, pazarlık, anlaşma yapmaz. Suçlularla işbirliğine girmez.
Hükümetlerin hayatında “İstifa” diye bir kurum vardır.
Devleti yönetemeyen, halkına hizmet edemeyen çekip gider, hizmet eden gelir.
Bu ulus, zamanı geldiğinde, bağrından yeni yeni Namık Kemal’ler, Atatürk’ler çıkararak, koltuklarını terk etmeyenleri alaşağı etmesini de çok iyi bilir…


ALİ ERALP
İLK KURŞUN