Ali Rıza Üçer yazdı:"Fethullah Gülen’e Kimler Övgü Düzdü, Kimler Meşrulaşmasına Araç Oldu? – 7"

Yedinci Bölüm (Gülen-Ecevit Bağlantısı-4)
Fethullah Gülen okullarına başta Bülent Ecevit olmak üzere Alparslan Türkeş, Hüsamettin Cindoruk, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller gibi siyasetçilerin nasıl destek verdiklerini aşağıdaki video linkinden izlemek gerekiyor.
http://www.dailymotion.com/video/xgjh1d_ecevyt-turkey-ve-cyndoruk-un-gulen-hakkindaky-yorumlari_news
Bülent Ecevit‘in Gülen Cemaati ile ilgili övgüleri oldukça dikkat çekiciydi: “Hem Türkiye’de hem Türkiye dışında toplam yaklaşık 250 kadar eğitim kurumu, ki bunun yüzkırkı yüzellisi başka ülkelerde. Şimdi bunlara kuşku ile bakılıyor. Oysa bu dışardaki okulları ziyaret eden herkes burada dini eğitim verilmediğini, laikliğe aykırı bir öğrenim sistemi bulunmadığıı, zaten bulunsa izin verilmez o devletler tarafından, Atatürkün resimlerinin bulunduğu, istiklal marşımızın söylendiği. Herkes kabul ediyor… Yine herkes şunu kabul ediyor ki eğer bu topluluğun gayretleri, özellikle eğitim alanındaki gayretleri olmasaydı Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ve Azerbaycan kolaylıkla İran köktenciliğinin etkisi altına, nüfuz alanı içine girebilirdi, Suudi Arabistan’ın etki alanı içine girebilirdi. Bunları önlemiş bulunuyoruz”

Alparslan Türkeş‘de Ecevit gibi Gülen‘e övgüler düzüyordu: “Hocaefendi Türk milletinin gönlünde hak ettiği tahtı kurmuştur. Şahsi malı olarak bir dikili ağacı dahi bulunmayan, kendini ilme ve ilmin yayılmasına adayan, memleketimizin manevi dinamiği olan Hocaefendinin Avrupa’dan Yunanistan’a, Kanada’dan Yakutistan’a kadar olan çalışmaları her manada takdire şayandır.” Alparslan Türkeş’in, Gülen hakkında sitayiş dolu bu sözlerine karşın Gülen‘in Türkeş‘e söyledikleriyse oldukça dikkat çekiciydi. “Milletin sevdiği bi adamdı, affedemedim ben, Menderesi asmalarını, arada düşünün 33 sene geçmiş affedemedim. O asılmaların yüzde ellisinin vebali Türkeş’in boynundadır”.

Hüsamettin Cindoruk‘da Gülen‘e övgü korosuna katılarak “Orda bu okullarımız olmasa İranlıların okulları olacak, burda bu okullarımız olmasa Çinlilerin okulları olacak” diyordu.
Bülent Ecevit ile Fethullah Gülen arasındaki sıcak yakınlaşmaya destek veren gazeteci ve yazarlara daha yakından bakmak gerekiyor. Bu gazetecilerden ikisi DSP’de aldıkları roller nedeniyle oldukça ilgi çekici. Takvim gazetesinde 21 Nisan 1998‘de yayımlanan “Gülen, Ecevit ve Sol” başlıklı yazıda ilginç ipuçları var:
“Ecevit’in, Fethullah Gülen ve cemaatine sıcak bakması, bazı çevrelerce oy avcılığı olarak sunulmak isteniyor. Oysa bunun gerçekle hiç ilgili yoktur. Ama, bir başka yazımda da dediğim gibi, bir siyasetçinin oy beklentisi içinde olması son derece doğaldır. Burada önemli olan, bu beklentiye bakış açısı ve samimi olup olmamaktır.
Eğer bir siyasetçi, oyu birincil amaç ediniyor ve bunu sağlamak için inanmadığı şeyleri söylüyorsa, işte bu doğal değildir; iki yüzlülüktür. Ecevit’in Gülen’e bakışında ise böyle bir şey yoktur. Ecevit, Gülen’i, laik demokratik cumhuriyetten yana tavır koyduğunu tespit ettiği için savunmaktadır; hiçbir şekilde Gülen ve cemaatinden oy beklememektedir. Ecevit, Türkiye’de oy avcılığı yapmayan tek siyasi liderdir.
Bakınız işte, Gülen’le ilgili görüşleri, klasik sol çevrelerde yanlış anlaşılmaktadır. Bu yanlış anlama, kısa vadede Ecevit’in mevcut oyunu bile riske sokabilir.
“Ecevit’e de Saygı Duyarım”
Nitekim Gülen de açıklamasında, Ecevit’in bu tavrını saygıyla karşılamaktadır: “Bülent Bey, dün farklı bugün farklı konuşan bir insan değil. Türk milliyetçiliğine, Hacı Bektaş’tan, Yunus’tan gelen Müslümanlığa karşı sevgi taşıyan bir insan. Basiretli Türk halkı, onun ne dediğinin farkında. Bir kısım farklı düşünenler var ama ben onların çok olduğunu sanmıyorum. Benim ondan yararlanmak gibi bir mülahazam yok. Onun da benim istikametimdeki insanlardan takdir toplamak gibi niyeti olamaz. Bütün Türk büyüklerine saygı duydum, ona da duyarım.“
Bu da bir kez daha teyit ediyor ki, Ecevit, kesinlikle oy avcılığı yapmamaktadır. Şunu sorabilirsiniz: Ecevit, oy avcılığı yapmadığına göre, neden yanlış anlaşılmayı ve sair riskleri göze alıyor? Bunun yanıtı şudur: Ecevit, solu, Türkiye gerçeklerine göre yeniden şekillendiriyor; “din”iyle “ulusal değerleri”yle barışık bir sol kültür oluşturuyor.
Onun içindir ki, her dindarı, mürteci: her milliyetçiyi de ırkçı görmüyor. Solun, samimi dindar ve milliyetçilerle de barışık olabileceğini göstermeye çalışıyor.

Türk Solu ve Yeni Söylem
Bazı kesimler, Türk solunun yeni söylemlerle ortaya çıkmasını istiyorlar.
Fakat aynı çevreler, sağcılaşan Tony Blair‘in Hırisityan-sosyalistliğini görüyorlar ama; Ecevit‘in, ağırlıklı olarak, DSP‘nin koruyarak dile getirdiği, dinsel ve ulusal değerlerle barışık söylemlerini bir türlü algılayamıyorlar. Tersine, Ecevit‘in bu çerçevede yaptıklarını, dinsel açıdan tarikatçılığa taviz vermek ve ulusalcılık açısından da Mussolini’leşmek şeklinde takdim ederek, büyük bir suç ve günah işliyorlar.
Ecevit‘in, 80 sonrası dönemde, elindeki hazır partiyi bırakıp, DSP‘yi kurarak sıfırdan başlamayı tercih etmesinin en önemli sebebi, sola yeni bir biçim kazandırmaktır. Bunu görmeyenler, Bülent Bey’in yanı sıra, Rahşan Ecevit‘i de suçlamayı bir marifet sanıyorlar. Oysa Türk solunun yeniden şekillendirilmesinde, Rahşan Hanım‘ın da çok büyük katkısı vardır.

Blair‘i tanımak için harcadığımız çabaların, hiç olmazsa birazını, Ecevitler‘i tanık için de gösterelim lütfen!
Takvim gazetesindeki “Gülen, Ecevit ve Sol” başlıklı bu yazının yazarı Süleyman Yağız. Yağız 1999 seçimlerinde DSPden milletvekili olmasının ardından Parti Meclisi üyeliği, Genel Sekreter Yardımcılığı ve Genel Sekreterlik yaptı. CHP-DSP ittifakının yapıldığı 2007 seçimlerinde de milletvekili oldu.
Ecevit-Gülen yakınlaşmasına destek veren bir diğer yazarın kaleme aldığı “Rüzgarla Pilotaj Ustalığı” başlıklı yazı da dikkat çekici.
“Tarikatlar Türkiye’nin bir gerçeğidir!” diyen bir partiyi ve onun liderini “tarikatçı” ilan etmek bir pilotaj ustalığı sayılır mi? Eğer sayılırsa, o pilotaj ustasının Amerika’daki Mooon Toplantısı’na bir pilotaj hatası sonucu katıldığını da açıklaması gerek. Çünkü, tarikatların değil Türkiye’nin, dünyanın da bir gerçeği olduğunu bizzat kendisi, bu tarikatın eski toplantılarına katılan Batılı devlet adamlarının adlarını tek tek sıralayarak vermemiş miydi? Evet, Fethullah Hoca, Türkiye’nin gerçeğidir. Bu gerçeğin Türkiye için, Türklük için zararlı bir gerçek olduğunu öne sürmek için kimsenin elinde bir kanıt yoktur.
Aksine, Asya cumhuriyetlerinde açılmasına öncülük ettiği Türk okullarıyla, İran rejiminin etkisini zayıflattığı da herkesin malumudur. Ama yine de Hocaefendi’nin zararlarıyla ilgili bir kanıt var da, bu kanıt, birilerinin yükselmesine ve pilotaj ustalığı göstermesine olanak tanımak gibi bir amaçla açıklanmıyorsa, bunun zararı en kötü tarikatın verebileceği zarardan daha büyüktür. Bu ülkede siyaset yapanlar, siyaset yazanlar ve siyaseti yasayanlar ülkenin gerçeklerini anlamak zorundadırlar. Teröre, yasa dışılığa bulaşmamış hiçbir sivil oluşuma siyasetçinin sırt çevirmeye hakkı olmamalı. Refahyol zamanındaki hoyratlıklar yüzünden laiklik üzerine titreyenlerle, İslam’ı gönlünde yaşayan kesimler karşı karşıya geldiler. Şimdi bundan nemalanma kararında olanlar var…“
Sabah gazetesinde 20 Nisan 1998‘de kaleme alınan bu yazının yazarı Ahmet Tan. Gazeteci Tan’da Süleyman Yağız gibi DSP‘den üç dönem milletvekilliği ve Turizm Bakanlığı görevlerinde bulundu. Her iki gazetecinin Gülen – Ecevit yakınlaşmasını hararetle savunmasıysa oldukça ilginç bir rastlantıydı.

ALİ RIZA ÜÇER
İLK KURŞUN