Gazete yazarlığı
İlk yazılarım 1970’li yıllarda İsmail Cem ile Haluk Şahin’in çıkardığı “Politika” gazetesinde yayınladı. Her hafta “Stockholm Mektubu” adı altında yazılar yazardım.
Hatta o sıralarda başbakan olan Olof Palme ile ve dünyayı kasıp kavuran ABBA grubu ile söyleşiler yapmıştım.
Bütün bunlara rağmen kendimi hiç gazeteci olarak göremedim. Çünkü gazeteye fikirlerini yazan adam, hiçbir zaman gerçek “gazeteci“ refleksine sahip olamaz.
Bizimki olsa olsa deneme yazarlığıdır.
Türkiye’ye döndükten sonra da gazetelerde sürekli olarak yazmaya niyetim yoktu. Sadece Cumhuriyet’e müzik ve kültürle ilgili yazı dizileri hazırladım, Hürriyet’te, Gorbaçov’la yaptığımız görüşmeyi anlatan on günlük bir yayın yaptım.
Ama 1980’li yılların sonunda durum değişti. O yıllarda çok yoğun konser programlarım oluyordu. Sabah’ın Genel Yayın Müdürü olan Zafer Mutlu Efes Antik Tiyatro konserime gelmiş ve oradaki kitlenin coşkusundan çok etkilenmiş.
Bana hayatımla ilgili bir dizi yayınlamayı önerdiler. O yılın başarılı isimleri olarak Süleyman Demirel, Mustafa Denizli ve kulunuzun hayatını anlatan diziler yayınlayacaklardı.
Benim hayatımı Aykut Işıklar yazdı, yayın günlerce sürdü.
Bana anlattıklarına göre gazete yönetimi bakmış ki en büyük ilgiyi bizimle ilgili yazı dizisi görüyor; Sabah’ta köşe yazarlığı önerdiler.
Epey tereddüt ettim. Sonra sadece pazar günleri yazmaya başladım. Daha sonra yazıları ikiye, üçe... derken her güne çıkardılar. Ayrıca gazetede yöneticilik görevi de verdiler. Bu işi çok kısa bir süre yapabildim çünkü bana göre olmadığını anladım. Ama ATV’nin kuruluşunda bir süreliğine haber programlarını başlatmayı ve yönetmeyi kabul ettim.
Sonra Milliyet, tekrar Sabah, Vatan derken gazete yazarlığı sürüp gitti.
***
Sabah’ta yazmayı kabul etmeme bir manşet sebep olmuştu. O günün şartlarında askerin astığı astık, kestiği kestikken Sabah şu manşeti atabilmişti: “Ordunun Güneydoğu’daki başarısızlığı tartışılmalı.“
Şimdi iktidar sahiplerine karşı böyle manşetler atılamıyor. Herkes korku içinde. Gazeteciler içeride.
En iyisi yazıyı, durumu anlatan bir güzel fıkrayla bitirelim. Arif olan anlasın.
***
Waterloo savaşını kaybetmeyi bir türlü içine sindirememiş olan Napolyon dünyaya geri dönmüş ve liderleri ziyaret etmeye başlamış.
Önce ABD liderine gitmiş. “Eğer sendeki teknoloji bende olsaydı Waterloo’yu mutlaka kazanırdım“ demiş.
Sonra Moskova’ya geçmiş. Rusya liderine “Sendeki istihbarat bende olsaydı Waterloo’yu kesinlikle kaybetmezdim” demiş.
Son olarak yolu Ankara’ya düşmüş ve Türkiye liderine “Eğer sendeki basın bende olsaydı Waterloo’yu kaybettiğimi kimse duymazdı“ buyurmuş.
İşte size bir kıssadan hisse.
Zülfü Livaneli
Vatan
