Halkımız derin uykuda, ama bir uyanırsa…


Esat’la bizim gazetelerden biri röportaj yapmış. Esat şöyle diyor; “Ben koltuk meraklısı değilim. Eğer öyle olsaydım, Amerika’nın dediklerini harfiyen yapardım. Ülkemin bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruyabilmek için, ülkeme “üs” kurulmasına izin vermedim.”

Bizimkilere ciddi bir gönderme var burada, çok ezici bir gönderme. Devam ediyor ve diyor ki; “Yöneticiler, her ne kadar üstümüze gelirlerse gelsinler, biz “dost” bir komşu olmaya devam edeceğiz. Türk halkının savaş istemediğini çok iyi biliyoruz.”

Doğru söze ne demeli, Esat teşhisinde haklı. BOP, yani Büyük Ortadoğu Projesi, yani Amerika, ülkemizin bir kısmını bizden alarak Kürdistan devleti kuracak. BOP Eşbaşkanımızın da dediğine göre Diyarbakır da yıldız oluyor. Başkent olacak zaar… Olacak, olmak zorunda, sözleşme yapılmış, anlaşma imzalanmış… Mecburlar…

Bu durumda Türk halkı ne yapar? Pek çoğunun olup bitenden haberi yok; anlamak için çaba gösteren de yok. Zaten çoğu uyutuluyor. Televizyonlardaki aptal diziler, yandaş – boyalı gazeteler, ele geçirilmiş üniversiteler, yasaklar, yasaklar, yasaklar…

Hükümetten yana, hükümetle işbirliği yapan bir muhalefet. Ülkemizin her yerinde Amerikan üsleri, neredeyse ülkenin tamamı “üs” oldu. Amerikan ajanları hemen her yerde… Teröristbaşı, misafirhanelerde ağırlanıp, yatlarda gezinirken, Türk Ordusu “terörist” suçlamasıyla hapislerde. Hapishanelerde yatan yurtsever aydınların artık suçsuzluğunu halk da biliyor. Hükümete kalsa, salıverecek hepsini. Onlar hapiste bilendiler, çıkınca bize direnirler, diye bir korku var.

Ama korkunun ecele bir faydası yok.

Yandaşlar, menfaatperestler acayip çoğaldı. Gerçekleri gören, söyleyen parmakla sayılacak kadar az. Ne mutlu ki bunlardan biri de benim. Bir yazımda yazmıştım, ben de içerdekiler kadar suçsuzum, o halde niye dışarıdayım, diye. Vatan hainlerini her fırsatta görüyoruz, yaşıyoruz. Büyük gazeteler, büyük şirketler, olup biteni destekler haldeler. Yurdu bölmenin entrikasının birer parçası olmak zorunda bırakılıyorlar, onlar da çaresiz itaat ediyor.

Verilebilecek pek çok örnek var. Bir tanesi TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner. Bir yandan göstermelik olarak vatan millet Sakarya derken, bir yandan kocası Cem Boyner’le Erbil’de yatırım yaparak mağaza kuruyor. Ne demek bu? Vatanın bölünmesini onaylıyorum, destekliyorum demek…

Sözüne güvendiğim bir dostum geçenlerde böyle bir grubun yemeğinde onlarla beraber olmuş. Bizimki yemek esnasında inandıklarını söylüyor ve savunuyor. Ne var ki tek kalmış ortamda.

Hepinizin çok iyi tanıdığı bir köşe yazarı (adını, arkadaşıma söz verdiğim için yazamıyorum, adı bende saklı) köşeye sıkışınca, başlıyor Atatürk hakkında atıp tutmaya. Derken iyice sıkışıyor, Atatürk’e ana avrat küfrediyor. Bunlar şunu hesap edemiyorlar ya da işlerine gelmiyor; “keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner”. Acaba o zaman ne yapacaksınız? Bu sefer bu tarafa çark edeceksiniz. Ben ve benim gibiler sağ oldukça biraz zor çark edersiniz!

Tiyatrocu olduğum için, “Azınlık” oyununda gerçekleri dile getiriyorum ve turne yaparak şehir şehir, köy köy dolaşıyorum. Halkın nabzı elimde… CHP’ye ne kadar kızıyor insanlar bir bilseniz. Ulusal Kanal’ın karşısında gururla oturuyorsunuz. Hala böyle bir kanalın olması, olabilmesi ne büyük moral… TGB yani Türk Gençlik Birliği korkusuzca haykırıyor gerçekleri… Aydınlık korkmadan yazıyor, Ulusal bas bas bağırıyor. Perinçek hücresinden, hücrede değilmişçesine gerçekleri korkmadan inatla savunuyor. Üstelik oğlu Mehmet Perinçek de hapiste, yılmıyor bu aile. Belli ki kimse de yıldıramayacak onları. Şule Perinçek’e gıpta ediyorum. Kaç kadın hem kocası hem oğlu hapisteyken, ülkesi adına, taviz vermeden cesurca mücadelesini verir? Bizim ödlekler içki sofralarında Ata’ya sövmekle meşgul…

Silivri Cezaevinin önünde güneş altında gezinip duruyorum bir gün, Şule hanıma rastladım. Hepimizi yüreklendiriyorsunuz, dedim. Hızımı alamadım, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı sizin gibi kadınlarla kazandı, dedim. Hızımı gene alamadım, ben de İşçi Partili olmak istiyorum, dedim…

Gözleri parladı ve bana dedi ki; “O kadar sevindim ki, kocamın ve oğlumun tahliye haberi beni ancak bu kadar sevindirebilirdi.”

Sözümün arkasındayım. Sonbaharda bir törenle katılacağım İşçi Partisi’ne…

Kemal Sunal

Çok eski ve sevdiğim bir arkadaştı Kemal. Sık sık görüşürdük, karısı Gül, çocukları, yakın dostlarım. Düzgün ve kaliteli insanlar, hâlâ da görüşürüz. Aile toplantılarımızda Kemal’le birbirimize takılır, sabaha kadar güldürürdük dostlarımızı. Kemal rastgele bir komedyen değildi. Kemal’in filmleri halktan yanaydı. Haksızlıklara karşı eleştiri yüklü sosyal taşlama filmleriydi bunlar. O nedenle Kemal çok sevilirdi… Ancak bu şekilde halk sanatçısı olunabilirdi ki, O da bu konuda doğru adresti.

Kemal bugün sağ olsaydı, O da Atatürk’e laf söyletmezdi, Cumhuriyet’i savunur, haksızlıklara karşı çıkardı. Tanınmış bazı sanatçılar gibi suskun oturup kenarda durmazdı. Bu duruşu kendine yediremezdi. Birkaç gün önce ölüm yıldönümüydü. 12 yıl olmuş öleli. Allah rahmet eylesin.

Aynı gün beni telefonla aradılar. Küçük kanallardan birinde, gece Kemal’le ilgili bölümde size bağlanıp sizden eski dostunuzla ilgili birkaç düşünce alabilir miyiz, dediler. Memnuniyetle kabul ettim. Yayına gece saat 11’de bağlanacağız, yayın saati geldi çattı. Adı geçen kanalı bulup açtım, baktım dedikodu programı. Kaldı ki, bu tip programlar da olmalı, diye düşünmüşümdür hep. Baktım ki konular eşelenip deşeleniyor, hatta kanalın hükümet yandaşı bir kanal olduğu hemen hissediliyor. Eşbaşkanın hoşuna gidebilecek yorumlar yapılıyor, bizzat Eşbaşkan övülüyor, yandık dedim kendi kendime, acaba katılmasam mı? Ama söz vermişim de bir kere… Az sonra telefonum çaldı, kulağımdaki ses “sizi birazdan yayına alacağız” dedi. Derken bağlandık.

Bir hanım sunucu var, bir de yorum yapan tanımadığım bir kadın. Soru kulağımda çınladı; “Kemal Bey bugün mezarı başında anıldı ama yeteri kadar katılım yoktu. Sanatçılar niye katılmadılar, ailesi bu duruma çok üzüldü…”

Cevabım şöyleydi; “Kemal, herkes tarafından sevilen bir sanatçıydı. Kasıtlı bir durum olduğunu sanmıyorum. Örneğin ben de yoktum orada, zira Bodrum’dayım. Unutmuşum Kemal’in ölüm yıldönümünü. Büyük oğlumun doğum gününü de unuttum geçen gün, bazen onlar da benimkini unuturlar, bu birbirimizi sevmediğimizi göstermez.”

Derken ben yayından düştüm, Kemal’in eşi Gül bağlandı. Konuştukları çok tatmin ediciydi. Kısaca; “Biz dostlarımızı severiz, onlar bizi hiç yalnız bırakmadı, ayrıca böyle bir sitemimiz de yok” dedi. “Kaldı ki siz bu konuyu ne hakla eşeleyip deşeliyorsunuz, örneğin yanınızda yorum yapan kadın Kemal’i, beni nereden tanıyor? Bu yorumları yazma hakkını nereden buluyor?”

Gül’ün bu gerçekçi yaklaşımı pek hoşlarına gitmedi. Zira malzeme çıkmadı onlara. Biraz Gül’ü çekiştirdikten sonra tekrar bana bağlandılar.

Dedikodu kumkuması sordu: “Bu yapılan, sanatçılara vefasızlık değil mi?” dedi. “Sanatçının hiç mi değeri yok?”

Cevap: “Günümüzde sanatın değeri var mı ki sanatçının değeri olsun” dedim. “Görmüyor musunuz heykeller yıkılıyor, tiyatrolar kapatılıyor, yani Devlet ve Şehir Tiyatroları, orkestralar dağıtılıyor, falan filan.”

Yandaş kanalın sunucusu ve yorumcusu atlayıp susturdular beni. Söylediklerim BOP Eşbaşkanının kulağına gider diye çok çekindiler. “Sanatçılar neden birbirlerini sahiplenmez, neden onları cenazelerde, anma günlerinde göremeyiz?” diye bir soru geldi.

“Biz Atatürk için, Cumhuriyet için de aynı sanatçıları bekliyoruz. Hepsi suskunlar ve arazi olmuş durumdalar. Ülkesinin sorunlarına sahip çıkmayan sanatçılardan çok şey beklememeli.” Hemen lafı ağzıma tıkıştırıp düşürdüler beni yayından. Beni yayına bağladıkları için belli ki bin pişmandılar.

Bir süre daha bu tuhaf programı izlemeyi sürdürdüm. Yorumcu kadın şöyle bir şey söyledi, çok dikkate değerdi. Ne söylediğini yazacağım, artık üstüne de hiçbir şey söylemeyeceğim. Yorumu size bırakıyorum. Bu kadıncağız BOP Eşbaşkanına yaranabilmek için şöyle dedi:

“Evet, Devlet Tiyatroları kapatıldı ama olsun; sanatçılar açıkta kalmadılar ki, hepsi televizyon dizilerinde oynamaya devam ediyor.”

Yorum sizin… Ben hala dövünerek gülüyorum. Kendisini BOP Eşbaşkanımıza öneriyorum, bu hanımı danışman yapsın kendisine.

Hadi eyvallah…



Levent Kırca
Aydınlık