
Sözüm ona “tatilde”yim ama öyle şeyler yaşıyor, öyle akıl olmaz olaylar duyuyoruz ki dayan dayanabilirsen.. Ve ben dayanamıyorum arkadaşlar, haksızlıklar, adaletsizlikler uykumu kaçırıyor, uyumadığım zamanlarda mide krampları çektiriyor bana..
Kesiyorum haberleri, ya da bir köşeye not alıyorum ‘sonra mutlaka yazarım’ diye ama kestiklerim şimdiden bir tepecik oluşturdu.. Ve sonra çarşıda, pazarda, lokantada, sokakta milletin aynı konulardan yakındığını ve müthiş bir çaresizlik duygusunun her ortama hakim olduğunu izliyorum..
POLİS DAYAĞI SERBEST
Bakın mesela kestiğim haberlerden biri “İstanbul Fatih’te Ahmet Koca isimli genci sokak ortasında hastanelik edene kadar döven 11 polis serbest bırakıldı, Koca’nın ise ‘görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine hakaret’ suçlarından açılan davası sürüyor” haberi..
Biliyorsunuz İzmir’de “hiçbir suçu olmadığı halde” polisler tarafından karakolda yerlerde sürüklenip tekme yumruk dövülen ve ona uygulanan aşırı şiddet görüntüleri (Ahmet Koca’da olduğu gibi) kaydedilmiş olan kadın vatandaş da aynı şekilde hapis cezası istemiyle dava konusu olmuş, dayakçı polisler ise serbest bırakılmıştı.. Yani ülkede “vatandaşı korumak”la görevli polisin bunun yerine vatandaşa saldırması suç sayılmadığı gibi polis tarafından mağdur edilen vatandaş varsa onlar “hapislik suç” işlemiş sayılıyor.
NEDEN HEP BURADA?
Trafik kazası dedikleri “çoğu cinayetten farksız” hata ve ihmaller sonucu yaralanan veya ölen vatandaşlar varsa sürücü haklı, ölen veya yaralanan kesin suçlu çıkıyor. Bakın son olarak dün “Ankara’da trafik kazasında 2 kişi hayatını kaybetti” diye verilen haberi TV’de izleyince otobüsün kaldırıma çıkarak iki kişiyi ezdiğini görüyoruz.. İstanbul Tuzla ’da iki minibüs çarpışıyor, 13 ağır yaralı yollara saçılıyor, ortada ambulans bile yok..
Bu sorunlar başıboş mudur, dağ başında veya ilk çağda yaşıyormuşuz gibi her gördüğümüz çağdışı olayı kabullenmek zorunda mıyız, yoksa ilgilenen bir merci, bir makam var mıdır, belli değil.. Eğer ilgili, sorumlu birileri varsa “bu olayların benzeri neden çağdaş, medeni, yasalara saygılı, suçlunun cezasını çektiği ülkelerde görülmüyor da hepsi arka arkaya burada oluyor” sorusunu cevaplamalarının vakti hala gelmedi mi? Suriye halkının hayatını korumak için seferber olurken kendi ülkemizde daha kaç canın yitirilmesini izleyeceğiz?
Dün VATAN’da ünlü tiyatro sanatçımız Oya Başar’ın “2 milyon 200 bin dolar değerindeki dairesini ‘ona karşılık Sarıyer’de iki adet villa vereceğim” diyerek sözleşme imzalayan ve elinden aldıktan sonra evleri vermeyen firma sahibi için “kovuşturmaya yer olmadığı, olayın hukuki anlaşmazlık kapsamında kaldığı” kararının çıktığı haberi vardı..
Olay yargıda olduğuna ve ortada “sözleşme” olduğuna göre herhalde sonunda sanatçıya yapılan haksızlık mutlaka ortaya çıkacaktır. Buna rağmen, verilen kararın yine “mağdur edilen” yerine “mağdur eden”in yanında bir karar olduğu şüphe götürür mü? Doğrusu Oya Başar’ın hala “yargıya güvenim sonsuz” demesini takdire şayan buluyorum.. Umarım bu güveni hak edecek bir karar çıkar da “40 yıllık emeğim” dediği dairesi ya iade edilir veya verilen söz tutulur. Adalet bunu gerektirir çünkü..
CEZAEVLERİ DOLUYMUŞ
Öte yanda birçok kişi “hırsızlık” olaylarından şikayet eder ve ülkede “organize ve büyük çapta hırsızlıklar” hızla artarken, halkın “hırsızlara ceza vermiyorlar, cezaevleri doluymuş. Zaten içerde olanlara da bu yüzden af çıkaracaklarmış” şeklinde konuştuğunu da atlamayalım. Böyle bir şeyi “gerçek hukuk devleti” olan ülkelerde duyabilir misiniz?
Cezaevlerinin dolu olmasına şaşmamak gerek, PKK saldırılarında bir haftada ondan fazla şehit verirken sınırdan geçiş yapan PKK teröristleri “pişmanlık yasası”ndan yararlanarak serbest kalıyor ama öte yanda “ülkenin tanınmış gazetecileri, bilim adamları, milletvekilleri, “kimbilir kaç kez Başbakan ve Cumhurbaşkanı’yla birlikte masaya oturmuş, birlikte çalışmış” olan eski Genelkurmay Başkanı, çok sayıda ‘hayatını terörle savaşa adamış’ komutanı” yıllardır hücrelerde suçunu öğreneceği günü bekliyor. Dünya çapında şöhrete sahip müzisyen Fazıl Say’a bile olmadık bir suç; “internette Ömer Hayyam’dan alıntı yapma suçu” yakıştırılabildi..
Böyle bir ortamda neye saygı duyar, neye ve kime güvenebilir, “bazılarının yaptığı gibi yalnızca cebini düşünerek ve başınızı kuma gömerek yaşamıyorsanız” nasıl mutlu olabilirsiniz? Ben bilmiyorum cevabı, bilen varsa yazsın da topluma örnekleyelim!
*****
Kadın Bakanlığı’na çağrı!
Daha önce yazmış ve Kadın Bakanlığı’nı, kadın örgütlerini, baroları göreve çağırmıştım, bugün “tatilde olmama rağmen” tekrar yazıya dönmemin en önemli nedenlerinden biri bu.. İki erkek çocuğu yıllarca aile içinde ve en yakınları olan (ve üstelik halen öğretmenlik yapan) kişi tarafından “ensest felaketi”ni yaşayan anne “beni ve evlatlarımı kurtarın” diye feryat ediyor..
Bakanlık istese rahatça davada kadın için müdahil avukat gönderebilecekken sadece annenin “Sosyal Hizmetler Müdürlüğü” tarafından çağrılmasını sağlamış, onlar da “size bir şey olur da bakamazsanız çocukları alır, bakarız” demişler. Oysa bu anne çocuklarına yaşadıkları dehşet olayları unutturmak için tek başına çırpınmış, kendine ve onlara yeni bir hayat kurmuş, onları tekrar yalnızlığa terk etmeye nasıl razı olabilir? Şimdi üstelik bu mağduriyete neden olan hasta kişi rahatça hayatını sürdürürken bir yandan da anneyi “Bakırköy”e kapattırarak çocukları tekrar almak istiyormuş.
ADLİYEDE FAALİYET!
Anneyi daha önce muayene eden psikologlar “hastane tedavisine gerek duyulacak bir durumun mevcut olmadığı” yönünde rapor vermesine rağmen, asıl hasta ve tedaviye muhtaç olan “ensest olayını yaşatan” kişi iken hala bu kişi ile “arkası sağlam” bazı yakınlarının mahkemeyi buna ikna gayreti sürüyormuş.
Temmuz 13’te yapılacak duruşmada bu rapora rağmen eğer “annenin hastanede tedavisi” sonucu çıkarsa o annenin gerçekten de ruh sağlığını koruması herhalde imkansız hale gelecektir. İstanbul Barosu, kadın kuruluşları ve Kadın Bakanlığı bu dava için ortaya çıkmalı, ellerinden geleni yapmalılar.
Bunun yanında Bakırköy Akıl Hastanesi doktorlarının, Başhekim’inin de insanlık görevlerini yapmaları, çok dikkatli karar vermeleri gerekiyor. İkisi çocuk olmak üzere üç kişinin hayatı söz konusu, unutmasınlar.
“Asla yalnız yürümeyeceksin” sözü TV dizilerinde kalmamalı!
Ülkenin “hep gizlenen, üstü örtülen, unutturulan” büyük sorunlarından biri olan “aile içi çocuk tecavüzü”nü gün yüzüne çıkaracak ve belki en ağır şiddet olaylarının başında gelen bu felaketin diğer mağdur çocuk ve annelerini de kurtaracak çözümler yaratacak bir olay bu!
(Not; yarın hayvanlar için çıkarılmak istenen ve çok sayıda hayvanın öldürülmesine yol açacak yasadan söz edeceğim. Aldanmayın sakın, yine de “tatilde”yim arkadaşlar!)