Darbede bile bu baskı yoktu


Darbe Komisyonu'na bilgi veren Dündar, "Ülkedeki basın özgürlüğü muz cumhuriyetlerinin bile gerisinde" dedi.

28 Şubat sürecini anlatan Uğur Dündar, “O dönem toplumun bilgi alma hakkına hizmet ettim. Basın üzerinde bugünkü gibi bir baskıyı darbe dönemlerinde bile görmedim” dedi
SÖZCÜ Yazarı Uğur Dündar, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na bilgi verdi. 4 muhtıra ve darbe dönemine gazeteci olarak tanıklık ettiğini söyleyen Dündar, günümüzde basın özgürlüğünün ‘muz cumhuriyeti’nin bile gerisinde olduğunu vurguladı. Gazetecilik yaşamında tüm iktidar ve güç odaklarının hışmına uğradığını belirten Dündar, “Suçum, iktidarların istediğini yapmamam, tam tersine halka gerçekleri göstermekte ısrar etmemdi” dedi. İşte Dündar’ın komisyona anlattığı bilgiler:
Huzurunuzda kendi isteğimle bulunuyorum. Çalışmalarınızın demokrasimizin gelişimine ve basın özgürlüğünün önündeki engellerin kalkmasına katkıda bulunmasını diliyorum. Yarım asra yaklaşan ve genellikle televizyonda sürdürdüğüm gazetecilik hayatımda, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Darbesi, 28 Şubat Süreci ve “27 Nisan e- Muhtırası”na tanıklık ettim.

Hemen belirteyim, habercilik yaşamımda hiçbir patron veya meslek dışı güçten emir ve talimat almadım, evrensel meslek ilkelerimizin dışındaki hiçbir gücün önünde eğilip bükülmedim. Sadece toplumun bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkına hizmet ettim. Bu nedenle bilgisine başvurulan bazı sözde gazeteciler gibi pişmanlıklar ve aldatılmışlıklardan söz ederek günah çıkartmama neden olacak bir ahlaksızlığın içinde de bilerek bulunmadım.

Kaldı ki hukuk devletlerinde haber ve yorum yoluyla insanların kişilik haklarına saldırılması, yalan ve iftiralarla itibarsızlaştırılması durumunda, mağdurların bunu yapanlardan yargı önünde ceza ve tazminat davalarıyla hesap sorma hakkı mevcuttur.
Yayınlandığı tarihlerde kovuşturmaya uğramamış, ceza ve tazminat davası açılmamış, açılsa bile beraatla sonuçlanmış haberlerin, aradan yıllar geçtikten sonra ‘Bu haberi niçin yaptınız?’ şeklindeki sorularla gündeme getirilmesi, bunu yapanları kolaylıkla basın özgürlüğünü sorgulama yanlışlığına götürür. Zira bugünün koşulları ve atmosferinden bakarak, yıllar öncesinde kalmış bazı yayınları gerçekçi ve doğru biçimde değerlendirebilmek son derece zordur.

Kaldı ki ülkemizde basın özgürlüğü bugün itibariyle, bırakın çağdaş demokratik hukuk devletleriyle aynı çizgide olmayı, bir zamanlar ironiyle söz ettiğimiz kabile devletleri ve muz cumhuriyetlerinin bile gerisine düşmüş durumdadır.

Modern gazeteciliğin babası sayılan İngiliz medya patronu Lord Northdiff, ‘Güç odaklarının bir yerlerde örtbas etmeye çalıştıkları şey haber, gerisi reklamdır’ der. Nortchcliff, bu doğru tanımı, sağlam temellere oturmuş, demokratik kültürün sokaktaki sıradan insan tarafından bile içselleştirildiği çağdaş demokrasiler için yapmıştır. Oysa bizim gibi gelişmekte olan ve demokrasisi kesintiye uğramış ülkelerde bunları söylemek kolay, ama ödün vermeden uygulamak çok zordur.

Evrensel meslek ilkelerine sıkı sıkıya sarılmanın bedeli ağırdır. Hele bizler gibi soruşturmacı gazetecilik yapma sevdasında olan gazeteciler için çok daha ağırdır. Öylesine ağırdır ki, Türkiye benzeri ülkelerde soruşturmacı gazeteciler, bunun bedelini bazen hayatlarıyla öderler. Akıl almaz iftiralara uğramak, yaftalanmak ve baskıyla işini kaybetmek soruşturmacı gazeteciler için adeta günlük spor haline gelir.
Basın tarihimizin hiçbir döneminde gazeteciler, cezaevine girmesini istedikleri meslektaşlarının listesini yayınlama alçaklığını göstermemişlerdi. Ama bu önemde adları öne çıkan bazı haysiyet cellatları bu iğrençliği de yaptılar ve cezaevine girecek gazetecilerin listelerini yayınladılar. Sanıyorum ki tarih, bu listeleri yapan infazcıları affetmeyecek ve er ya da geç, müstahak oldukları cezayı verecektir.

FADİME ŞAHİN’İN ADI “REYTİNG KRALİÇESİ” OLMUŞTU
SÖZ­CÜ Ya­za­rı Uğur Dün­dar, 28 Şu­ba­t’­ın sim­ge isim­le­rin­den Fa­di­me Şa­hi­n’­le il­gi­li ise şun­la­rı söy­le­di: “He­men be­lir­te­yim, 28 Şu­bat sü­re­ci ola­rak bi­li­nen dö­nem­de, sa­de­ce yol­suz­luk ha­ber­le­ri­nin pe­şin­den koş­ma­dım. Mu­ha­fa­za­kar ve mü­te­dey­yin in­san­la­rı­mı­zın di­ni duy­gu­la­rı­nı sö­mü­ren ve Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğa­n’­ın “din­den bes­le­nen­le­r” de­yi­miy­le ta­nım­la­dı­ğı din be­zir­gan­lany­la il­gi­li ha­ber­ler de yap­tım.
Bun­la­rı ek­ra­na ge­ti­rir­ken hiç kim­se­den bir tel­kin ve­ya emir al­ma­dım. O gün­le­rin po­pü­ler fi­gür­le­rin­den Fa­di­me Şa­hi­n’­in adı, te­le­viz­yon­cu­lar ara­sın­da “Rey­ting kra­li­çe­si­”ne çık­mış­tı. Ka­pı­sın­da nö­bet tu­tan­lar bi­le var­dı. Er­ken dav­ra­nan Fa­di­me Şa­hi­n’­i ana ha­ber bül­te­ni­ne çı­ka­rı­yor ve rey­tin­gi kur­ta­rı­yor­du.

GELMİŞ GEÇMİŞ BÜTÜN İKTİDARLARIN HIŞMINA UĞRAMIŞ BİR GAZETECİYİM
Dar­be Ko­mis­yo­nu­’n­da ko­nu­şan Uğur Dün­dar, ga­ze­te­ci­le­re uy­gu­la­nan bas­kı­la­ra da vur­gu yap­tı. İş­te o söz­le­r:
Meslek ya­şa­mım­da, -mer­hum Bü­lent Ece­vi­t’­in Baş­ba­kan­lık yap­tı­ğı dö­nem­ler ha­riç- gel­miş geç­miş tüm ik­ti­dar­la­rın ve üze­ri­ne git­ti­ğim güç odak­la­rı­nın hış­mı­na uğ­ra­dım. Su­çum, ik­ti­dar­la­rın is­te­di­ği­ni yap­ma­mam, hal­ka ger­çek­le­ri gös­ter­mek­te ıs­rar et­mem­di.
Ki­mi za­man iş­siz kal­dım, ki­mi za­man ci­na­yet çe­te­le­ri­nin “öl­dü­rü­le­cek­le­r” lis­te­sin­de yer al­dım. Tan­su Çil­le­r’­in mil­let­ve­ki­li se­çil­di­ğin­den, ak­tif si­ya­se­ti bı­rak­tı­ğı ta­ri­he ka­dar ya­şa­dık­la­rı­mın bir ben­ze­ri­ne, an­cak kor­ku ro­man­la­rı ve film­le­rin­de rast­la­nı­la­bi­lir. Bun­la­rı Sa­yın Çil­le­r’­i suç­la­mak için söy­le­mi­yo­rum. Ama bi­ri­le­ri ba­na ve ai­le­me o kor­kunç yıl­la­rı onun adı­na ya­şat­tı.
Su­sur­luk Çe­te­si Da­va­sı hü­küm­lü­le­rin­den, es­ki Özel Ha­re­kat Po­li­si Ay­han Çar­kın, o dö­nem­de adı­mın ken­di­le­ri­ne öl­dü­rül­mek üze­re ve­ril­di­ği­ni, Are­na prog­ra­mın­da göz­le­ri­mi­zin içi­ne ba­ka ba­ka iti­raf et­ti.
Re­fah­yol Hü­kü­me­ti­’nin 28 Şu­bat sü­re­cin­de so­na er­me­sin­den son­ra iş ba­şı­na ge­len hü­kü­me­tin Baş­ba­kan Yar­dım­cı­sı Me­sut Yıl­maz ve kar­de­şi Tur­gut Yıl­ma­z’­ın da hış­mı­na uğ­ra­mak­tan kur­tu­la­ma­dım. Su­çum hep­sin­de ay­nıy­dı. Yol­suz­luk ha­ber­le­riy­le hal­kın ger­çek­le­ri öğ­ren­me hak­kı­na hiz­met et­mem! Bu ha­be­ri yap­tı­ğım için ba­şı­ma ge­len­ler, piş­miş ta­vu­ğun bi­le ba­şı­na gel­me­miş­tir.
Aley­him­de ce­za ve taz­mi­nat da­va­la­rı açıl­dı, il­gi­li il­gi­siz bir­çok ANA­P’­lı aley­him­de yo­rum yap­tı. Ama ben ha­ki­ka­tin to­pal­la­ya­rak da ol­sa he­de­fi­ne ula­şa­ca­ğı­na ina­nı­rım. Ni­te­kim ha­ber doğ­ru ol­du­ğu için tüm suç­la­ma­lar­dan ak­lan­dım. Ama iş­siz kal­dım.
Bu sü­re­nin so­nun­da ça­lış­ma­ya baş­la­dı­ğım Sa­bah ve ATV’de Tur­gut Yıl­maz ve dö­ne­min İçiş­le­ri Ba­ka­nı Rüş­tü Ka­zım Yü­ce­le­n’­in, Dinç Bil­gin ve oğ­lu Onay Bil­gi­n’­i kor­kut­ma­la­rı ne­de­niy­le ay­rıl­mak zo­run­da kal­dım.

TARAFSIZ OLDUĞUMUZ İÇİN ERDOĞAN’LA ARAMIZ SOĞUDU
Gazeteci Uğur Dün­dar, Dar­be Ko­mis­yo­nu­’n­da, Baş­ba­kan Tay­yip Er­do­ğan ile ilk rö­por­taj ya­pan ga­ze­te­ci ol­du­ğu­nu ha­tı­rlat­tı ve şun­la­rı söy­le­di: “AK­P’­nin ik­ti­da­ra gel­di­ği 2002 seçim­le­rin­den ön­ce, Ge­nel Baş­kan Tay­yip Er­do­ğan ile CHP Ge­nel Baş­ka­nı De­niz Bay­ka­l’­ı ilk ve son kez kar­şı kar­şı­ya gel­dik­le­ri te­le­viz­yon açık otu­ru­mu­nu tam bir ta­raf­sız­lık ve ada­let duy­gu­suy­la yö­net­tim. Par­ti­si­nin ik­ti­dar ol­ma­sın­dan son­ra Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­la en çok rö­por­taj ya­pan ga­ze­te­ci ha­len be­nim. An­cak 2008’de Star TV’­de Ha­ber Grup Baş­ka­nı ve Anc­hor­man ol­duk­tan son­ra ser­gi­le­miş ol­du­ğu­muz ta­raf­sız ya­yın­cı­lık, Baş­ba­kan Er­do­ğan ve çev­re­si tarafından be­ğe­nil­me­miş ola­cak ki iliş­ki­miz so­ğu­du.
Bence tam ter­si ol­ma­lı, ar­ka­sın­da yüz­de 50 ci­va­rın­da oy des­te­ği bu­lu­nan Baş­ba­kan, yağ­cı­lık yap­ma­yan, ya­la­ka­lık pe­şin­de koş­ma­yan, iyi ni­yet­le ta­raf­sız ha­ber­ler su­nan bi­zim gi­bi bir eki­be des­tek ver­me­li ve za­man zaman di­le ge­tir­di­ği­miz eleş­ti­ri­ler­den ya­rar­lan­ma­yı ter­cih et­me­liy­di.

GEÇMİŞE RAHMET OKUTTU
Ne ya­zık ki böy­le ol­ma­dı, Prof. Dr. Meh­met Al­ta­n”­ın de­yi­şiy­le ‘yağ­dan­lık­la­rın arat­tı­ğı al­gı ne­de­niy­le­’ biz­ler ha­sım gi­bi gö­rül­dük. Dos­ta­ne eleş­ti­ri­len­le­re bi­le ta­ham­mül edil­me­di­ği­ne ta­nık ol­duk. Geç­miş dö­nem­le­re rah­met okut­tu­ra­cak bir acı­ma­sız­lık­la if­ti­ra­la­ra uğ­ra­dık, yaf­ta­lan­dık, med­ya­tik linç­le­re uğ­ra­dık.”

EĞER BASKI ALTINDA OLMASA BANA BÖYLE DAVRANMAZDI
Uğur Dün­dar, med­ya­da­ki du­ru­mu şu söz­ler­le özet­le­di: “S­tar TV’­den ay­rı­lır­ken adı­nı her za­man say­gıy­la ana­ca­ğım pat­ro­num (Hu­zu­ru­nuz­da Emin Çö­la­şan hak­kın­da söy­le­dik­le­ri­ne ka­tıl­ma­dı­ğı­mı be­lirt­mek is­te­rim) Ay­dın Do­ğan ba­na ‘se­ni iş­ten çı­ka­rı­yo­ru­m’ di­ye­me­di. Onun ye­ri­ne ‘Ben bu te­le­viz­yo­nu sat­tım Uğur!’ dedi ça­re­siz­li­ği üs­tü ka­pa­lı bi­çim­de an­lat­mış ol­du.
Eğer bas­kı al­tın­da ol­ma­say­dı böy­le­si­ne de­ğer­li gör­dü­ğü ça­lı­şa­nı­na ‘Ta­mam Sta­r”­ı sat­tım, ama sen, Ka­nal D ve­ya CNN Tür­k’­te şu gö­rev­le­re de­vam ede­bi­lir­sin!’ di­ye­bi­lir­di. Di­ye­me­di, çün­kü be­nim yü­züm­den ye­ni bir ağır ver­gi ce­za­sı­na uğ­ra­mak is­te­mi­yor­du.
Belki inanmayacaksınız ama ben medya üzerinde böylesine bir baskıyı ne darbe günlerinde, ne de korku filmlerine benzer tehlikeler yaşadığım iktidarlar döneminde görmedim.
Eğer SÖZCÜ gazetesi bana sayfalarını açmamış olsaydı, eski patronumun deyimiyle Türkiye’nin en iyi televizyoncusu huzurunuza işsiz, belki de mesleğine veda etmek zorunda kalmış biri olarak gelecekti. Gazetemde çalışıyorum ama bana ‘gel çalış!’ diyebilecek babayiğit bir televizyon patronu göremiyorum. Araştırmanızın demokrasimizin tüm kurum ve kuruluşlarıyla sağlamlaşıp çağdaşlaşmasına katkıda bulunmasını, ayrıca basın özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasına yardımcı olmasını diliyorum.

Uğur Dündar