Ha PKK, ha Emniyet’teki Recepler


Ne demişti Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven:
- Teröriste ağlamıyorsanız insan değilsiniz.
Başbakan dün adaşına cevap verdi:
- Teröriste ağlamadık, ağlamayız.
Tabloya bakar mısınız? Başbakan, terör merkezi olan bir ilin Emniyet Müdürü ile medya aracılığı ile atışıyor.
Yemezler Tayyip Erdoğan, söylediklerinde zerre bir samimiyet olsaydı, o Emniyet Müdürü’nü o sözü ettiği an görevinden alırdın.
Dahası, bizzat hükümetinin sözcüsü olan Bülent Arınç, Recep Güven’i alkışlayıp diğer Emniyet Müdürlerine “örnek” diye takdim etmedi mi?
Hem bu Recep Güven, meçhul biri değil, Siirt’ten oraya atandı.
Dahası, sözde Ergenekon örgütünün güya şemasını çıkaran ilk polis müdürüdür.
Medya haberleri ve de pek çok kitaba göre de keskin bir F Tipi sempatizanı!
Dolayısıyla meçhul değil malum bir kişilik, bu itibarla onu, başında taç yapıp görev verenler sorumluluk sahibidir.
Bir başka şey, Emniyet Teşkilatımızda maalesef binlerce Recep Güven var; bunlar, İstihbarat ve Personel gibi çok kilit mevkilerde.
Bunlar, kendilerine ilahi misyonlar biçip, yasa tanımaksızın, vazifeleri olmayan şeylere karışırlar ve okyanus ötelerinden buyruk beklerler.
Recep Efendi! Sen vaiz misin, papaz mı, keşiş mi yoksa sosyolog ya da psikolog mu?
O işlere varsa bir merakın, çıkar üniformanı ne istersen yap!
Senin polisin bütün Güneydoğu’da üniforma ile sokağa çıkamaz halde iken ve BDP’liler polisini aşağılayıp tokatlarken sen böyle bir sözü edemezsin!
Edersen bunun adı, kurumunu sabote etmek olur zira o beyanlarından sonra hangi polis ya da asker, şevk içinde terörle mücadele edebilir?
Bir başka şey, “teröriste ağlamayan insan değil” diyorsun, bırakın ötekileri, bak bu ülkenin Başbakan’ı bile “ben ağlamıyorum” diyor. Söyle, o da insan değil mi?
Ey Tayyip Erdoğan! Bu ülkenin Başbakanı’na “insan değilsin” diyeni hala orada nasıl tutarsın!
Son söz:
Emniyet’te var olan bu malum kadrolaşma ya da yapılanmalar, zerre abartmıyorum, ülke bekası adına PKK kadar tehlike arzediyor çünkü PKK, açık tehdit, bunlar üniforma ambalajlı!

‘Şam babası Tayyip!’

Başlığa bakıp “Tayyip sana yine dava açar” demeyin, bu ifade bana değil Kemal Kılıçdaroğlu’da ait ve dün TBMM’de sarfedilmiştir.
Kemal Bey, Erdoğan’a “Sen Şam Fatihi değil ancak Şam babası olursun” dedi.
Malum, “Şam babası” ifadesi bizim toplumda hoş bir niteleme değil.
Şam babası kısaca “Hayırsız baba” anlamında kullanılır.
Doğruya doğru, Kemal Bey’in Suriye tezkeresi bağlamında yaptığı muhalefet ve duruşu takdire şayandı.
Görüyorsunuz, bizim Kılıçdaroğlu diye peşin bir hükmümüz yok. İyi şey yapıyorsa alkışlıyoruz.
Erdoğan’ın, Suriye konusunda fevkalade sıkıştığı vakıadır ki artık Cumhurbaşkanı Gül bile bu konuda en kötü senaryoların gerçekleştiğini söyler noktadadır...

Hangisi daha rezil?

28 Şubat bağlamında TBMM’de kurulan malum komisyona ifade için giden bazı medya baronları ile yazar ve yöneticilerin ifadelerini okuyunca derin bir iç geçirdim.
Niye mi?
Anlatılanlarda çok yalan vardı da ondan!
O günlerde bendeniz de büyük bir Holding’e ait medya gurubunun Ankara Temsilcisi’ydim ve süreci yakından izledim.
Aslına bakarsanız, suçlu olan o medya baronları ya da yöneticiler değildi. Suçlu, medya’da egemen olan sistemdi.
Basın ne zaman “medya” oldu ve Holdinglerin kontrolüne girdi, Türkiye’de basın özgürlüğü o saat nihayetlendi.
Burada bir parantez açıp 90’lı yıllarda zayıf iktidarlar sebebiyle medya patronları ya da holding medyasının altın dönemini yaşadığını da belirtelim.
90’lı yıllardaki tek istisna, 28 Şubat süreci yani askerin masaya yumruğunu vurduğu ve gücü eline geçirdiği andı.
Doğrudur, o süreçte hoş olmayan münferit yanlışlar olmuştur.
Ancak...
Tekrar ediyorum, o günlerde olanların ayrıntılarına şahit olan biri olarak iddia ile söylüyorum; medya sektörü özgürlükler ve baskılar bağlamında bugün, 28 Şubat günleri ile kıyaslandığında tablo, zerre abartmıyorum, o dönemden on kere daha ağır ve rezildir.
28 Şubat’ta medya’da sadece iki gazeteci andıçlanmış oysa bugün onlarca gazeteci açıktan tehdit edilip işlerinden edilmiştir ki bunları isim isim buraya yazsam sayfalar tutar.
Keza medya patronlarının vergi cezaları ve devlet ile yaptıkları malum ticari işlerle hizaya getirildiği yani teslim alındığı yine bütün Türkiye’nin bildiği bir şeydir.
Muhalif yayın yapan Televizyon ile gazete sahiplerinin, Ergenekon tertipi çuvalına atılarak esir alındığı bir başka hakikattır.
Hayır, bunlar benim soyut iddialarım değil. Sınır Tanımayan Gazeciler örgütünün objektif tespitidir ki Türkiye’nin basın özgürlüğünde dünya’da 148. sırada yani Afrika’nın kabile ülkelerinden bile geride olduğu tescillidir.
Buradan hareketle basın özgürlüğü bağlamında iki dönem yani bugün ile 28 kıyaslandığında emin olun bugünkü tablo en az 10 kere ağırdır.
Bırakın onu bunu, 28 Şubat’ta hiçbir General ya da kabinede olanın yakınına devlet bankaları tarafından yüzlerce milyon dolar kredi verilip bugünkü gibi (Sabah-ATV’nin Başbakanın damadının genel müdür olduğu şirkete verilmesi gibi) gazete sahibi yapılmamıştır.