Gümrü
Minibüsün içinde 12 kişi, Türk, Ermeni, Rus, Finli ve bir de Estonyalı, Ermenistan için “dünyanın sonu” olan yere gidiyoruz. Burada dünyanın sonuna “hiçbir yere” giden yoldan gidiliyor. Ermenistan’ın kuzeyindeki Gümrü kentinin kıyısından, güneye dönüp sağınıza Arpaçay’ı aldığınızda, batısı Türkiye.
Türkiye’nin olduğu taraftan bir yön olarak değil de siyasi manada bahsedince “batı”nın “b”sini büyük yazmak gerekiyor; “Batı” diye. Batıdaki Türkiye, Ermenistan için “Batı Dünyası”nın kapısı. Avrupa’nın bugün değilse bile, herhangi bir gelecekte belki başlayacağı yer.
Batı kıyısındaki camiyi kilometrelerce öteden görüyorum ve böylece sınır suyunun kenarında yol aldığımızı anlıyorum ama minibüstekiler için “cami” görmek o kadar tahayyül ötesi ki, “Radar üssüdür” diyen bile çıkıyor.
O cami orada durmasa ve Arpaçayı’nı bilmesem karşı tarafın Türkiye olduğunu fark etmem mümkün değil. Çünkü orası da burası gibi... Türkiye’deki çıplak tepelerde ve su kenarında, sınırın bulunduğumuz Ermeni tarafında olduğu gibi kilometreler boyunca bir tane bile ağaç görmek mümkün değil.
“Sınır”lar aslında birleştirir. Tabii geçen olursa. Türkiye-Ermenistan sınırı gerçekten de “sınır”, yani limit. Çünkü geçen yok; kapalı. Sınır, sınırlıyor. Ermeniler için “dünyanın sonu” olması bu yüzden.
Ama Türkiye için de öyle. Türkiye’nin Ermenistan sınırı da Türkiye için “dünyanın sonu”. Bu “son”larda bir devamlılık var. Ağaçsızlık, tabiatın kelliği, insansızlık, ıssızlık, yokluk, Arpaçay’ın her iki kıyısında da aynı. Ermenilerin “Akhurian” dediği Arpaçay iki ülkeyi birbirinden ayırmıyor; iki dünyanın sonunu birleştiriyor.
Bozuk, bakımsız, kaderine terk edilmiş gibi duran yol hiçbir yere gittiğinden, üzerinde bizim minibüsten başkası yok. O yol bir yere gitseydi, Türkiye’ye gidecekti.
Bir demiryolunun üzerinden geçiyoruz. O demiryolu da kapalıymış, yalnız bırakılmış; çünkü o da bir yere götürmüyormuş.
O demiryolu tren katarlarına yol verseydi, doğudaki dünyanın sonuna, Bakü’ye götürecekti. Gelecek yıllar bu bölgeye barış getirmezse, bu demiryolu da antik Roma’nın emperyal yolları gibi Sovyet imparatorluk geçmişinin enkazına dönüşecek.
Üzerinde “Ani” yazan tabelanın işaret ettiği stabilize yola sapıyoruz; çukurlara gire çıka gittikten sonra nihayet bir tepenin yamacında yol gerçekten bitiyor. Hiçbir yerdeyiz. Tel örgü sıralarının ötesinde, birkaç kilometre sonrası derin Arpaçay kanyonu ve onun çevrelediği Ortaçağ’ın ihtişamlı Ermeni kenti Ani’nin harabeleri karşımızda duruyor.
Batıdaki bulutların ardından biz doğudakilerin gözünü alan güneş, kiliseler ve nehir surlarının siluetini silikleştiriyor.
Ermeniler bu coğrafyadaki kayıp geçmişleriyle, bugünleri ve yarınları arasındaki elle tutulur ilişkiyi, Ani’ye işte böyle çok uzaklardan bakarak kuruyorlar. Ani bu nedenle mitik bir kent onlar için.
Burada zamanın geçtiğini bir güneşe bakarak anlıyorsunuz; bir de nehre yakın tel örgü hattı boyunca ikişerli devriye gezen Rus sınır muhafızlarını izleyerek... Çünkü burada iki nokta arasında her gün düzenli olarak hareket edenler yalnızca onlar. Güneş, Ermenistan’ın dünyasına doğudaki sonundan, yani Azerbaycan’dan doğuyor; sonra o dünyanın batıdaki sonunda, yani Türkiye’de gözden kayboluyor. Rus sınır muhafızları da kapalı sınır boyunca kuzey-güney ekseninde gidip geliyor. Bu ikisi kum saati gibi. Onlar dışında hareket mevcut değildi; ses ise hiç yoktu.
Geçilmeyen sınırda, geçen zamanı idrak etmenin başka bir yolunu bulamadım.
Rus sınır muhafızlarına ve güneşe bakarken son iki yılın burada aynı yeknesaklık içinde harcandığını düşündüm. Eminim karşıda, yani bizim tarafta da, arada sırada Ani’deki harabeler arasında dolaşan meraklı turistler tarafından bozulsa da ıssız bir tekdüzelik hüküm sürmüştü.
Neden mi son iki yıl?
Türkiye ve Ermenistan arasında sınırın açılmasını ve ilişkilerin normalleşmesini öngören protokollerin imzalanmasının üzerinden tam iki yıl geçmişti. O protokoller iki yıldır buzdolabındaydı ve daha ne kadar orada donmuş halde kalacaklarını imzalayanlar başta olmak üzere kimse bilmiyordu.
Benim buralarda bulunma nedenim de buydu. Helsinki Üniversitesi, Finlandiya Dışişleri Bakanlığı ve Erivan merkezli Kafkasya Enstitüsü tarafından Ermenistan başkentinde düzenlenen bir seminerde, buzluktaki protokoller ve kapalı sınırlar hakkında konuşmak...
“Büyük bölünmüşlük” (Great divide) seminerin konu başlığında Türkiye-Ermenistan ilişkilerini tarif etmek için kullanılmıştı.
Kapalı sınıra “büyük bölünmüşlüğün” cismani halini görmek için gittik. Siyasi halini ise pazara yazacağım.
Kadri Gürsel
Milliyet