Depremde evsiz kalan vatandaşlara gelecek yıl için ev müjdesi

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ Van'daki Arama Kurtarma Afet Acil Merkezi'nde düzenledikleri basın toplantısıyla deprem bölgesinde yapılan çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Şu ana kadar deprem sonucu 273 kişinin hayatını kaybettiğini belirten Başbakan Yardımcısı Atalay, "Devletin bütün kurumları Van'a, Erciş'e ve bu köylere odaklandı. Herkes kendi görev alanlarında titiz bir çalışma yürütüyor. Ben yarın da çalışmalarla ilgili bilgilendirme yapacağım. Vatandaşlarımızın daha fazla çadır talebi dışında önümüzde bir sorun yok. Çadırla ilgili tahminleri aşan bir talep, yoksa buraya ulaşan çadır sayısı 6 bini geçti" dedi.

BAKAN AKDAĞ: "184 NUMARALI TELEFONU ARAYANLAR YARALI OLAN YAKINLARI HAKKINDA BİLGİ ALABİLECEK"

Deprem sonrası deprem bölgesine ulaştırılan yardımlar hakkında bilgi veren Sağlık Bakanı Recep Akdağ, "210 kara ambulansı, ağır iklim çadırlarından oluşan 6 hastane, 82 hizmet aracı, 232 uzman doktor, 7 ambulans helikopter, 2 uçak helikopterimiz bölgede. Deprem sonrasında 1300 civarında yaralımız var. Şehir dışından yakınlarını arayanlar oluyor. Bugün itibarıyla 21.30'dan sonra 184 numaralı telefonu arayanlar yakınlarından haber alacaklar."

BAKAN BAYRAKTAR: "EVSİZ KALAN VATANDAŞLAR, GELECEK YIL YENİ EVLERİNDE OTURUYOR OLACAKLAR"

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, çadır sorunun çözülmesinin ardından depremzedelerin konteynırlara yerleştirileceğini belirtirken, sonrasında da yeni yapılacak evler için çalışmaların başlatılacağını söyledi. Bakan Bayraktar, "Depremde evsiz kalan vatandaşlarımız, kışı konteynırlarda geçirecekler, gelecek yıl bu zamana kadar yeni konutlarına taşınmış olacaklar" dedi.

DHA
Devamı..…

"Çukurca saldırısının şifreleri çözüldü"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Hükümet Sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Çukurca saldırısı ile ilgili olarak, “Buna yol açan sebepleri ve bu eylemin nasıl icra edildiğini güvenlik güçlerimiz ve istihbaratımız çözmüştür. Dolayısıyla kafamızda hiçbir soru işareti de yoktur” dedi.

Arınç, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamadan sonra basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Bülent Arınç, Çukurca'da meydana gelen saldırının ardından başlatılan operasyonlarda gelinen nokta konusunda sorulan bir soru üzerine, Bakanlar Kurulu toplantısında bu konunun da ele alındığını bildirdi.

Arınç, şunları söyledi:
“Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Emniyet güçleri ve diğer güvenlik güçleriyle ortaklaşa yürüttüğü bir sınır içi, sınır dışı operasyondan hepimizin haberi var. Bu operasyonlar büyük bir başarı ile devam etmektedir. Bundan aldığımız sonuçlar değerlendirilmiş, amacına uygun bir noktada devam ettiği de takdirle kabul edilmiştir.

Genelkurmay Başkanımızın ve kuvvet komutanlarımızın tamamı mıdır bilmiyorum ama Ankara'ya döndüklerini biliyorum. Şüphesiz oradaki güçler kendilerine verilen görevi yerine getirme konusunda dört elle vazifelerini yapıyorlar ve başarı kazanıyorlar.

Güvenlik güçlerine düşen görev, Türkiye'nin huzurunu, sükununu ve emniyetini zora sokmak isteyenlerle onların anladığı dilden ve kanunların, hukukun izin verdiği vazifeyi yerine getirmektir. Ölü sayısı, yaralı sayısı, bombalanan yer sayısını tek tek verecek değilim. Ama hükümet olarak gözlemimiz güvenlik güçlerimizin yaptığı çalışmalar ve operasyonlar başarıyla devam etmektedir.”

“Gereği mutlaka yerine getirilecek”

Arınç, “Çukurca'daki saldırının 8 noktaya aynı anda yapılmış olması, PKK'nın artık taktik değiştirdiği ve bunun başka güçlerce yardım olmadan yapılamayacağı yönünde yorumlar yapılıyor. Büyük bir harekat merkezi olmadan böyle bir saldırının koordine edilemeyeceği yorumları bulunuyor. Bazı soru işaretleri de var, saldırı anında elektriklerin kesilmesi gibi. Size bu konuda ulaşan bir şüphe, veri var mı yabancı ülkeler tarafından yapıldığı yönünde?” üzerine şunları kaydetti:

“Tabii bunların yaptıkları çok basit bir olay değil. Bu olay neticesinde yıllar sonrası bir arada en büyük zayiat verilmiştir. 21 askerimiz bir yerde, üç askerimiz bir yerde şehit olmuştur. Buna yol açan sebepleri ve bu eylemin nasıl icra edildiğini güvenlik güçlerimiz ve istihbaratımız çözmüştür. Dolayısıyla kafamızda hiçbir soru işareti de yoktur. Ben burada sadece neticeyi ve buna karşı alınacak tedbirler konusunda hükümetimizin çok iyi bir karar aldığını ve bu karar gereğince ne yapılacaksa onun en kısa sürede icra edilebileceğini söylemekle yetinebilirim. Kaldı ki bu olaydan sonra başlatılan geniş kapsamlı eylemler güvenlik güçlerimiz tarafından da sonuca ulaşacak biçimde icra edilmektedir.
Detaylar üzerinde konuşamam. Biz sadece gazetelerde yazılıp çizilen ya da kafalarınızdaki istifhamları soruya dönüştüren birtakım şeyler üzerinde değil, çok geniş biçimde, olay yerinden de bilgiler almak suretiyle bu eylemin nasıl meydana geldiğini, eylemi yapanların kimler olduğunu, hangi amaçla yaptığını mutlaka tespit etmeye çalışıyoruz. Burada da bu tespit yapılmıştır. Bunun gereği de mutlaka yerine getirilecektir.”

AA
Devamı..…

Arınç: Esnafın ve çiftçinin borcu erteleniyor

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, depremden etkilenen esnafın Halk Bankasına, çiftçilerin de Ziraat Bankasına mevcut borçlarının faizsiz olarak 1 yıl erteleneceğini, çalışanların SSK prim borçlarının da ertelenmesinin mümkün olacağını söyledi.

Arınç, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı verilerine göre, depremde 279 vatandaşın hayatını kaybettiğini, bin 300 kişinin de yaralandığını bildirdi.Yıkılan, ağır hasar gören bina sayısının da 2 bin 262 olduğunu ifade eden Arınç, hükümetin bütün kurum ve kuruluşları harekete geçirerek, başarılı bir koordinasyonla olayın etkilerini ortadan kaldırmaya çalıştığını belirtti.

Arınç, şu an itibariyle 2 bin 680 kamu personeli, 391 sivil toplum kuruluşu personelinin bölgede olduğunu belirterek, sivil toplum kuruluşlarının iş makinesi ve araç sayısının 48, sağlık ekipleri sayısının 718, 7'si hava ambulansı olmak üzere 116 ambulansın bölgede bulunduğunu kaydetti.

Silahlı Kuvvetler envanterinde 11'inin nakliye uçağı, 7'si helikopter olmak üzere 18 aracın kullanıldığını söyleyen Arınç, 11 Türk Hava Yolları uçağı ile bir kargo uçağının da bölgede olduğunu ifade etti.Arınç, deprem bölgesinde 33 jeneratör, 95 seyyar tuvalet kurulduğunu, Kızılay'ın bölgeye 8 bin 964 çadır gönderdiğini belirterek, “Bu çadır sayısının yeterli olduğu anlaşılabilir” dedi.

Türk Kızılayının bölgeye gönderdiği diğer yardımları anlatan Arınç, Van Valiliği emrine ilk etapta 3 milyon lira acil yardım ödeneği gönderildiğini de vurguladı.
Depremzedeler için başlatılan yardım kampanyası hesap numarasının televizyonlardan ilan edildiğini, hesap numaralarının Resmi Gazete'de de yayımlanacağını bildiren Arınç, “Hesap açılır açılmaz 3 saat içinde şu anda 110 bin 913 lira yardım birikmiş bulunmaktadır” diye konuştu.

Bakanlıklardan teknik heyetlerin de bölgeye intikal ettiğini, çeşitli illerden 200 teknik personelin görevlendirildiğini kaydeden Arınç, 3 askeri kargo uçağının da personel ve malzeme transferi yapmak üzere Ankara-Van arasında zincir oluşturduğunu bildirdi.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün de bölgeye içinde 6 ton kavurma ve 500 civarında battaniyenin bulunduğu 5 bin koli erzak gönderdiğini ifade eden Arınç, Çevre ve orman Bakanlığının da elindeki araç, gereçler ve bir helikopteriyle bölgedeki çalışmalar katıldığını söyledi.

51 ülkeden mesaj

“Şu ana kadar 51 ülkeden 'geçmiş olsun' ve 'başsağlığı' dilekleriyle birlikte yardıma hazır olduklarını ifade eden mesajlar alınmıştır” diyen Arınç, ABD Başkanı Barack Obama'nın basın açıklamasında hem taziye hem de yardıma hazır olduklarını bildirdiğini, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un da “1999'daki depremin sıcaklığını biliyoruz, aynı duyguları yaşıyoruz. Bize düşen hizmetlere her an hazırız” ifadelerini kullandığını aktardı. Arınç, ABD'deki çeşitli Musevi kuruluşlardan da yardıma hazır olduklarını ifade eden mesajlarının geldiğini bildirdi.

120 arama kurtarma personeli gönderen Azerbaycan'ın ayrı yerde tutulması gerektiğini söyleyen Arınç, Azerbaycan'ın, bunun yanı sıra yardımların havaalanında hazır olduğunu ifade ettiğini de kaydetti.Bulgaristan, Çin, Danimarka, Ermenistan, Fransa, Gürcistan, İngiltere, İran, İsviçre, Ürdün, Arnavutluk, Japonya, Kanada, Kore, Kosova, Macaristan, Mısır, Pakistan, Polonya, Portekiz, Rusya, Tayvan, Ukrayna, Brezilya ve diğer ülkelerin mesajlarının geldiğini kaydeden Arınç, İsrail'in her düzeyde taziye ve yardım dileklerini tekrarladığını ifade etti.

Bülent Arınç, AB Bakanı Egemen Bağış ile temas kuran komisyon ve AB üyesi ülkelerin temsilcilerinin de deprem mağdurlarına destek vermeye hazır olduklarını bildirdiklerini aktaran Arınç, “İki somut öneri karşımıza çıktı. AB fonlarının prefabrik konut ihtiyaçları için kullanılması ve AB Komisyonu'nun afet işleri için kullandığı uydudan gelen bilgilerin AFAD Başkanlığımıza iletilmesi kararlaştırıldı. Arama kurtarma ekibi göndermeye hazır 10 ülkeye de teşekkür edildi. Şu anda ihtiyacın büyük ölçüde bulunmadığı söylendi” diye konuştu.

Esnaf ve çiftçinin borcuna erteleme

Bülent Arınç, Bakanlar Kurulunda ayrıca bölgedeki esnafı ve çalışanları yakından ilgilendiren bir karar alındığını belirterek, “Depremden etkilenen Van ve çevresindeki esnafımızın Halk Bankasına, çiftçilerimizin de Ziraat Bankasına mevcut borçları, başvuruları halinde faizsiz olarak 1 yıl ertelenecek. Ayrıca çalışanlar açısından SSK prim borçlarının ertelenmesi de mümkün hale gelmiştir. Van ve çevresindeki iş verenler, kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak istedikleri takdirde 3 ay ve 6 aya kadar uzatılabilecek, kısa çalışma ödeneği de kendilerine tahsis edilecektir” dedi.

Arınç, Van'daki yükseköğretim ve ortaöğretim öğrencilerinin deprem dolayısıyla psikolojik durumları ve memleketlerine gitme arzuları göz önüne alınarak şehirden ayrılmaları için otobüs tahsis edilmesi konusunda valiliklere talimat verildiğini söyledi.

“Bugün itibariyle, koordinasyonu çok iyi çalışan arama kurtarma çalışmalarının da yarın belki öğleye kadar tamamlanabileceği konusunda ilgililerden bilgi alınmıştır. Sivil toplum kuruluşlarıyla, yardım kuruluşlarıyla, Hükümetimizin, bakanlıklarımızın kuruluşlarıyla Van'da iyi bir dayanışma örneği, arama kurtarma faaliyeti, yaraların sarılması ve TOKİ kanalıyla daimi kalıcı konutlara kavuşturulması konusunda Başbakanımızın talimatlarıyla ilgili bakanlarımız çalışmalara başlamışlardır” diye konuşan Arınç, ilgili bakanların bölgedeki çalışmalarını sürdürdüğünü, onlardan alınan bilgilerin de Bakanlar Kurulunda değerlendirildiğini kaydetti.


Başbakan Yardımcısı Arınç, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu olay sebebiyle takdire şayan bir husus da, memleketimizin dört bir yanından Van'daki kardeşleriyle, dostlarıyla, arkadaşlarıyla, yurttaşlarımızla kucaklaşmak, yaralarını sarmak, onlara bir an önce yardımcı olabilmek konusunda çok büyük bir özveriyle hareket edilmiştir. Bundan dolayı milletimize, gösterdiği alicenaplıktan dolayı ayrıca teşekkür ediyoruz. İnanıyorum ki bu yardımlar ve katkılar sadece bugün değil bundan sonrası için de Van ve çevresinde yaşayan yurttaşlarımıza büyük yardımlar olarak dönmüş olacaktır.”

“Afet bölgesi için yapılacak bütün çalışmalar yapılıyor”

Arınç, açıklamalarının ardından basın mensuplarının sorularını da yanıtladı. Bakanlar Kurulu toplantısında Van'daki depremin ardından afet bölgesi ilan edilmesi konusunun görüşülüp görüşülmediğinin sorulması üzerine Arınç, Bakanlar Kurulunun çalışmalarının yüzde 80'ini Van'daki depreme ayırdığını söyledi.
Toplantıda, deprem anı, sonrası, alınması gereken tedbirler, tespit edilen aksaklıklar, bunların giderilmesi konusunda ilgili Bakanlıklara talimatlar, yurtdışından gelen taleplerin değerlendirilmesi ve çıkabilecek ihtiyaçların karşılanması gibi konuların ele alındığını belirten Arınç, “Van'da 7'nin üzerinde şiddette bir deprem oldu. Bu Türkiye'de son yıllarda kaydedilen en yüksek depremlerden birisidir. Bunun için ayrıca afet bölgesi ilan etmeye gerek var mıdır, onu takdirlerinize bırakıyorum. Elbette kanunun öngördüğü şekliyle burada yapılacak işler, kanuni mevzuat çerçevesinde ve Hükümetimizin eşgüdümünde bundan sonra da yapılacaktır. Söylediğim konular esasen bir afet bölgesi için yapılabilecek bütün çalışmaları içermektedir” dedi.

Arınç, bir gazetecinin, Türkiye'nin İsrail'in yardım teklifini reddettiği yönünde haberler olduğunu hatırlatarak, “Bazı ülkelere teşekkür edildiğini söylediniz, İsrail bu ülkelerin içinde mi? Yoksa İsrail'e farklı bir tavır mı sergilendi?” sorusu üzerine, şöyle konuştu:“Bunu söyleyenler çok çirkin bir iş yapıyorlar. Bizim İsrail ile hükümetler arası ilişkilerimiz belki istendiği kadar iyi olmayabilir, bu konuda kamuoyunun yeterince bilgisi var ama bir deprem, afet karşısında insani duygularla hareket eden bir İsrail hükümetine hatta onun da üzerinde Sayın Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in taleplerine bizim ret cevabı vermemiz çok çirkin ve yakışıksız olur. Böyle bir şeyi hiç kimse Türkiye hükümetinden beklemesin, böyle bir şeyi hiç kimse aklından geçirmesin.

İsrail'in yardımını belli bir sebeple reddetmek gibi yakışıksız durum söz konusu değil

Belki 20-25'ini saydım ama 50'den fazla ülkenin her biri hem geçmiş olsun dileklerini samimi olarak ifade ediyor hem de ne gerekiyorsa biz yardıma hazırız diyorlar. Düşünün ki bunların hepsine 'Hadi gelin' desek biz Van'daki işlerin karmaşaya dönüşeceğini çok iyi biliyoruz. Kaldı ki Hükümetimizin imkanları da böyle bir olaya doğrudan müdahale edecek kadar güçlüdür. Size de böyle bir teklif yapılsa, eğer ihtiyacınız şu anda yoksa 'Çok teşekkür ederiz ilginize, bu insani yaklaşımınızı büyük bir saygıyla karşılıyoruz' demeniz lazım.

İsrail'de biliyorsunuz büyük yangınlar çıktı, bu yangınlara karşı Türkiye, o ilişkilerin yine bozuk olduğu bir zamandaydı, uçaklarını gönderdi ve bundan bütün dünya da büyük bir mutluluk duydu. Aynı şeyi biz de aynı duygularla yerine getirmek isteriz, kesinlikle belli bir sebeple bunu reddetme gibi çirkin ve yakışıksız bir durum söz konusu değil.”

Hürriyet
Devamı..…

Rahmi Turan yazdı:"‘Atatürk Muhaliflerinden Portreler’"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
BU hafta sonu Cumhuriyetimizin kuruluşunun 88’inci yıldönümünü kutlayacağız.
20’nci yüzyılın başlarında, cumhuriyete giden yolda, çok zor engeller aştık.
30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Dumlupınar) zaferi kazanıldı.
9 Eylül 1922’de İzmir kurtarıldı ve düşman denize döküldü,
1 Kasım 1922’de Halifelik saltanattan ayrıldı ve saltanat kaldırıldı.
17 Kasım 1922’de Son Padişah Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisi ile Malta’ya kaçtı.
24 Temmuz 1922’de, uzun müzakerelerden sonra Lozan Barış Antlaşması imzalandı.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi.
Bu kısa kronolojiyi bugünlere kolay gelinmediğini anlatmak için naklettim.
* * *
Zaman zaman, Tanrı’nın Türk ulusuna yolladığı bir armağan olduğunu düşündüğüm Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmek için bin bir badireden geçti.
O günlerde, dış düşmanlardan daha tehlikeli olan iç düşmanlardı.
23 Nisan 1923 tarihinde açılan Meclis’te Mustafa Kemal Atatürk’e çok sert muhalefet yapan ve onu yıkmaya çalışan 63 milletvekili vardı. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey’in liderliğini yaptığı bu muhalif grup siyasi literatüre “İkinci Grup” adıyla geçti.
Meclis dışında da, Mustafa Kemal’i yıkmaya çalışan ve Türkiye’yi büyük bir devletin yönetmesini isteyen çok sayıda cemiyet kurulmuştu.
Mandacılar: Osmanlı devletinin Amerikan, İngiliz veya başka bir devletin “manda” sı altına girmesini istiyorlardı.
“Manda” Birinci Dünya Savaşı sonrası Milletler Cemiyeti’nce kullanılan bir yönetim sistemidir. Güçlü bir devletin, zayıf bir devleti himayesi altına alıp yönetmesi anlamına geliyordu.
Wilson Prensipleri Cemiyeti: 4 Ocak 1919’da kurulmuştu. Osmanlı Devleti’nin Amerika Birleşik Devleti’nin mandası altına girmesi yönünde çalışıyordu.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti: 20 Mayıs 1919’da kurulmuştu. Kurtuluş çaresini İngiliz mandası altına girmemizde görüyorlardı.
Yeşil Orducular: Batılı mandacılara karşı idiler ama onlar da Rus desteğini arkamıza almanın daha doğru olacağı tezini savunuyorlardı.
Ülkede yabancı devletlere ve yanlış düşüncelere hizmet eden, bu arada kişisel çıkarlar peşinde koşanlar kadar Kuvayı Milliye hareketlerini kösteklemeye çalışan, Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın güdümünde kurulan birçok hain örgüt vardı.
Bu hain örgüleri say say bitmez...
* * *
İstanbul’da Fener Rum Patriği işgalci düşmanların da yardımı ile Mavri Mira (Kara Kader) örgütünü kurdu. Amacı İstanbul başta olmak üzere Rumların hak iddia ettikleri diğer şehirlerin Yunanistan’a bağlanmasını sağlamaktı.
Patrik, bunun için Rum milislerden çeteler oluşturdu. Yunanistan’dan getirilen silah ve cephaneleri Rum kiliselerine doldurarak buraları silah deposu haline getirdi.
Pontuslular Trabzon’dan Zonguldak’a kadar Karadeniz bölgesinin Rum toprağı olduğu iddiasıyla milis örgütleri kurdular ve Rum Devleti ilan etmek için isyan başlattılar.
Doğu Anadolu, Adana ve Çukurova’da Bağımsız Ermenistan Devleti kurmak sevdasıyla harekete geçen Ermeniler, Fransızların da desteğiyle Hınçak ve Taşnaksütyun örgütleriyle hainliklerini azgınlaştırdılar.
* * *
Ermeni ve Rumlar gibi Kürtler de, İngilizlerin de kışkırtmasıyla, çoğunlukta oldukları bölgelerde bağımsız bir devlet kurmak amacıyla birçok dernek kurdular.
Rum ve Ermeni azınlıklarıyla Kürtlerin bu bölücü davranışlarından çok bizi yaralayan, hıyanet içindeki bir kısım Türklerin kötülükleri oldu!
Ağacın kurdu içinde olur, derler. Bizim de mikroplar ve hainler içimizdeydi!
Mustafa Kemal, tüm bunların üstesinden gelerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
Gazeteci-yazar dostumuz Yalçın Toker, ilginç bir çalışma yaparak tüm bunları anlatan bir kitap yazdı: “Atatürk Muhaliflerinden Portreler”
Konuyla ilgilenen ve Cumhuriyet tarihine meraklı olan herkese tavsiye ederim.
(TOKER Yayınları: 0 212 601 00 35 - 0 535 319 93 49)

Rahmi Turan
Hürriyet
Devamı..…

Taha Akyol yazdı:"İnönü Üniversitesi üzerine notlar"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
1939 Temmuzu... İsmet Paşa dönemi, Ankara’da Birinci Maarif (Eğitim) Şûrası toplanıyor. Genç cumhuriyet, ilk defa ‘Nerede hata yaptık, neyi nasıl yapmalıyız?’ diye tartışıyor özgürce...
1933’teki üniversite reformunda bilim adamı kıyımı yapılmış olmasının zararları dile getiriliyor mesela.
Hitler’den kaçarak Türkiye’ye gelen iki değerli bilim adamı, Prof. Hirsch ve Prof. Neumark Şûra’da konuşuyorlar; özetle:
- Siz üniversiteyi yüksek lise sanıyorsunuz. Üniversitenin temelinde araştırma ruhu vardır. Sizde ise üniversite öğrencileri hocaların kitaplarını ezberleyip sınıf geçiyorlar. Farklı kaynakları araştırma, tartışma, sorgulama yok...
Geçen cuma günü Malatya’da İnönü Üniversitesi’nde verdiğim ‘açılış dersi’ne bunları anlatarak başladım. Üniversite bir ezber ve şartlandırma yeri olmamalı... Üniversite, “bilimsel metotlarla araştırma” ruhunun verildiği yerler olmalıdır...
Girişimci üniversite modeli
İnönü Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Cemil Çelik’e, bana bu onuru verdiği için teşekkür ediyorum. Daha çok da kutluyorum kendisini... Yakın zamana kadar ağır bir disiplin altında hantallaşmış olan üniversiteye can gelmiş, kan gelmiş...
Kızlı erkekli, başı açık veya tesettürlü öğrenciler cıvıl cıvıl, halkla barışık bir üniversite... Rektör Prof. Çelik, 400 bin nüfuslu Malatya’da Üniversite’nin “neredeyse her on kişiden birinin yaşam alanını oluşturduğunu” anlattı. Her gün 4-5 bin hasta ve hasta yakını Turgut Özal Tıp Merkezi’ne uğruyor.
Hasta yakınlarını ağırlamak için üç yıldızlı otel konforunda 128 yataklı bir konukevi var; orada kalıp memnun olanlar yoksullara bakım fonuna maddi bağışta bulunuyorlar.
Ayrıca, Malatyalı işadamları üniversiteye ve tıp merkezine bu yıl 35 milyon lira bağışlamışlar. Üniversite’nin kendisi da sanayi ile işbirliği halinde projeler yürütüyor...
Ve Prof. Çelik diyor ki:
“Üniversitemizin Malatya ekonomisine katkısı 2008 yılında 280 milyon lira idi, bu sene 550 milyon liralık bir değere ulaştı... Üniversitemizin 33 yılda sahip olduğu alanın üçte biri büyüklüğünde yeni fiziki alanları üç yılda ilave ettik...”
Çağımızdaki “girişimci üniversite” modeli budur!
Dünyaya açılmak
Prof. Erdoğan Teziç döneminde uluslararası bilim adamlarının katılımıyla YÖK’te hazırlanan “Üniversite Reform Stratejisi” adlı akademik dokümanda bu model tavsiye edilir: Çağdaş üniversite özgürdür, liyakati olan herkese açıktır, girişimcidir, işletmecilik zihniyetiyle kaynak yaratır, toplumla barışıktır ve dünyaya açıktır...
İnönü Üniversitesi artık yurtdışına öğrenci gönderiyor ve yabancı öğrenci alıyor. Öğrenciler ve öğretim üyeleri arasında ideolojik ayırımcılık yok. Rektör Prof. Çelik “İdeolojik değil, idealist üniversite” diyor; bilim ve hizmet üretiminde idealist.
Tıp Uzmanlık Sınavı birincileri ve ikincileri bu üniversiteden çıkıyor. Turgut Özal Tıp Merkezi’nde canlı karaciğer nakli ameliyatları yapılıyor:
“Canlı karaciğer nakli ameliyatlarında Avrupa’da birinci, Amerika’dan sonra dünyada ikinciyiz. Amerika’da 600 bin dolara yapılan ameliyatı biz 60 bin dolara yapıyoruz. Avrupa’dan hastalar gelmeye başladı. Malatya’yı bu alanda sağlık turizminin merkezi yapacağız...”
Turgut Özal’ı anmak
Açılış töreninde öğretim üyelerine bilim teşvik ödülleri verildi. Bilimsel başarıları ülke sınırlarını aşan bazı bilim adamlarımızla tanıştım; Prof. İsmail Özdemir, Prof. Ünsal Özgen ve Prof. Ahmet Kızılay...
Tarihçi Prof. Mehmet Karagöz’le Anadolu’nun etnik tarihi üzerine sohbetlerim oldu. Bugüne kadar bilmediğim bilimsel kaynaklardan bahsetti: Bin yıl önce Anadolu nasıldı?.. Nasıl değişti?.. Verildiği bilgiler için teşekkür ediyorum.
Tıp Merkezi’nin yer aldığı Turgut Özal Kongre ve Kültür Merkezi’ni ve Turgut Özal Müzesi’ni gezerken duygulandım, Turgut Ağabeyimi hâlâ özlediğimi hissettim. Sayın Semra Özal’ın verdiği eşyalarla değerli bir müze olmuş.
‘Yükselen Anadolu’nun simgelerinden biri olan İnönü Üniversitesi’nde ve gelişen Malatya’da yarınki Türkiye’nin büyüklüğünü gördüm...

Taha Akyol
Hürriyet
Devamı..…

Fatih Çekirge yazdı:"Bayrağı nereye dikelim Kandil’e mi Wall Street’e mi?"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
DAHA uçağa binerken almıştık haberi...

24 evlat şehit...

Ruhumuz Türkiye’de kalmıştı.

Turkcell CEO’su Süreyya Ciliv’le New York Borsası’na kayıtlı tek Türk şirketinin onur törenine gidiyorduk...

Dünyadaki bütün para birimlerinin tek rotası Wall Street’te;

Kapitalizmin başkenti; çöküşün ve batışın mabedi New York Borsası’nda;

10 yıldır işlem gören Turkcell için bir tören yapılacaktı.

Ama arkamızda kalan gençlerin kanı Atlantik boyunca bir hüzün fırtınası gibi peşimizi bırakmadı...

İçimde fırtınalar kopuyordu.

Bir başarı öyküsüne doğru yola çıkmıştık;

Ama arkamızda acılı bir başarısızlık vardı.

30 yıldır süren kanlı bir başarısızlık.

İşte böyle bir “hıçkırık tonu”yla geldik New York’a...

Ve tören günü William Street’ten ağır ağır yürürken;

Süreyya Ciliv soruyordu:

“Ne olacak bu böyle Fatih Bey, içimiz kan ağlıyor.”

- Sınır ötesi harekât da başlamış.

- Kandil’e kadar giderler mi?

Biz Tramp Tower’ın önünden yürürken bu sorular da üzerimize yürüyordu.

Üzgündük. Kırılmıştık. Gözyaşlarımızın ucunda yürüyor gibiydik...

Ve işte o an, tam o kırılma anında, acıya diz çöktüğümüz yerde, aniden parladı önümde...

Dünyanın en büyük finans abidesinin önünde bir umut olarak dalgalanıyordu...

İçimde şimşekler çaktı...

New York borsa binasına dev gibi bir Turkcell posteri asılmıştı...

Ve binanın ortasında bir Türk bayrağı içimizi aydınlatırcasına dalgalanıyordu...

İşte o an durdum. Tutulup kaldım. İçimdeki denizler kabardı.

Biz Ankara’da “Kandil’e bayrak dikmeyi” tartışırken;

Ay yıldız dünyanın finans merkezine dikilmiş dalgalanıyordu...

Süreyya Ciliv de şaşırmıştı. Böylesini beklemiyordu.

Köşeyi dönünce aniden karşımıza çıkan o Türk bayrağı öyle bir moraldi ki;

Boğulmak üzereyken son dakika gelen mucize bir nefesle kurtulan film kahramanları gibiydik.

Hırpalanmış, kırılmış yürüyüşüm değişti birden. Omuzlarım yükseldi. Ruhum gönendi.

Ve işte o an sordum:

- Türk bayrağını Kandil’e mi dikmeli;

Yoksa böyle Wall Street’e mi?

Benim cevabım belli.

- Ne kadar çok markamız dalgalanırsa dünyada, o kadar azalır Kandil’in yağı.

İşte bu yüzden;

- Başarı öykülerimizle gurur duymayı öğrenmeliyiz.

- Birbirimizi sevmeyi ve rekabeti alkışlamayı öğrenmeliyiz.

İKİNCİ YAZI:

Markalar yüzyılı

EVET, New York’ta bir kez daha gördüm.

Dünya artık markaların bayraklaştığı bir yüzyılı yaşıyor.

Düşünün ki;

Kore Başbakanı bu kente gelince yollara Hyundai bayrakları asılıyor. Samsung, LG, logoları yükseliyor... Alman gelince; Mercedes’ten BMW’ye oradan Siemens’e kadar dalgalanıyor...

İtalyan Ferrari’si, Japon Toshiba’sı, İsveç Volvo’su, Fransız Peugeot’u ve daha binlercesi...

Bir markalar yüzyılındayız artık.

Ne kadar çok dünya markası yaratırsak;

O kadar küçülecektir Kandil’in sınırları.

ÜÇÜNCÜ YAZI:

Hangi sınır ötesi

YILLAR önce yine bir ABD gezisinde rahmetli Özal şöyle demişti:

- Ankara’ya kapanarak düşünürsek, Ankara kadar kalırız. Ama dünyaya doğru düşünürsek, bütün dünyayı kaplarız...

Benzeri bir bakışı yıllar sonra New York’ta gördüm.

Gecede bir konuşma yapan Mustafa Koç;

- Artık sınırlarımızın ötesine bakabilen bir Türkiye’yi özetledi...

İşte böyle bir Türkiye’de artık, “sınır ötesi” denilince akla, “askeri harekât” yerine markalarımızın “sınır ötesi rekabeti” gelmeli...

Şöyle de sorabiliriz:

Sınır ötesi harekât mı?

Sınır ötesi rekabet mi?

DÖRDÜNCÜ YAZI:

En tehlikeli soru

- GENELKURMAY’ın “49 terörist etkisiz hale getirildi” açıklamasından sonra bazı okurlarım çok yoğun olarak aynı soruyu sordu.

Üstelik üniversite camiasından, öğretim görevlilerinden de benzeri sorular geldi.

Diyorlar ki:

- Biz görmek istiyoruz. Öldürülen o teröristleri göstermezlerse inanmayacağız...

Bu sözler karşısında dondum kaldım.

Şu geldiğimiz noktayı görüyor musunuz?

- Kan görmek istiyoruz. Ölü görmek istiyoruz...

Vahim değil mi?

BEŞİNCİ YAZI:

Bu açıklamalar yakışmıyor

MEHMETÇİK sınır ötesinde!

- Binlerce Mehmetçik Kuzey Irak’ta!

- Jetlerimiz bomba yağdırıyor!

Bu açıklamalarla büyük bir hata yapılıyor.

Çünkü beklenti yükseltiliyor. Çıkmayınca da çok ciddi bir güven sorunu doğuyor.

Ayrıca çoğu kimse o vahşi coğrafyayı bilmiyor.

Zannediliyor ki;

Teröristler önde askerlerimiz arkada düz bir arazide kovalamaca var.

Oysa gerçek şudur:

Siz bırakın Kuzey Irak’ı; Kandil’i...

Gabar, Cudi ve Namaz dağlarına bir orduyu sürün...

O muazzam coğrafyada ertesi gün bulamazsınız. İşte o kadar vahşi ve büyük bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Ayrıca;

Savaş sinsi bir iştir. Davul zurnayla yapılmaz.

Bu yüzden “Şu kadar terörist öldürdük. Bu kadar bitirdik” gibi açıklamalar büyük bir devlete yakışmıyor.

BAŞSAĞLIĞI: Bir acı bitmeden diğeri başlıyor. Deprem felaketi nedeniyle kayıplarımıza Allah’tan rahmet, hepimize sabırlar diliyorum. Bu konuyu yarınki yazımda işleyeceğim.

Fatih Çekirge
Hürriyet
Devamı..…

Hopa muhaliflerine tahliye

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Hopa olaylarında 5 sanık için tahliye kararı


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Artvin’in Hopa İlçesi’ndeki mitingi öncesi ve sonrasında meydana gelen olaylar nedeniyle yargılanan 5 kişi tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

Hopa Asliye Ceza Mahkemesi’nde, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, görevli memura mukavemet ve kamu malına zarar verme suçlamasıyla 2 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası istemiyle haklarında dava açılan tutuklu Şafak Ustabaş, İdris Akbıyık, Şinasi Gümüşkaya, Cengiz Akyüz ve Şaban Kotil için 5 saat süren duruşmanın ardından tahliye kararı çıktı. Adliye binası önünde bekleyen tutuklu yakınları kararı sevinçle karşıladı. Bir süre horon oynayan sanık yakınları daha sonra tahliye işlemleri için Arhavi Cezaevi’ne götürülen ve bundan sonraki duruşmalarda tutuksuz yargılanacak olan 5 kişiyi taşıyan cezaevi aracını alkışlarla uğurladı.

Adliye önünde açıklama yapan sanık avukatlarından Suna Coşkun, "5 arkadaşımız tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ancak burada yasalarla izah edilemeyecek bir durum söz konusudur. Aynı suçlamalarla 10 müvekkilimiz daha cezaevindedir. Görevsizlik kararı verilerek Hopa Savcılığı’na gönderilen dosyada tutuklu müvekkillerimizle ilgili belirsizlik sürmektedir. Aslında tüm tutuklu müvekkillerimizin şu anda burada olması lazım, ama ne yazık ki bu belirsizlik devam ediyor" dedi.

Bu arada duruşmayı CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan da takip etti. Duruşma boyunca polis, adliye binası çevresinde geniş güvenlik önlemleri aldı. Tahliye edilen 5 kişi 16 Ocak tarihinde görülecek 2’inci duruşmada yargılanmalarına devam edilecek.

DURUŞMA ÖNCESİ OLAY

5 kişi hakkında açılan davanın ilk duruşması öncesinde, tutuklu yakınları ile polis arasında arbede yaşandı. Polis gruba biber gazı ve copla müdahale etti.

’Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet’, ’görevli memura mukavemet’ ve ’kamu malına zarar verme’ suçlamasıyla, Hopa Asliye Ceza Mahkemesi’nde haklarında 2 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılan tutuklu Şafak Ustabaş, İdris Akbıyık, Şinasi Gümüşkaya, Cengiz Akyüz ve Şaban Kotil’in yargılanmasına bugün başlandı. Duruşma öncesinde ilçe meydanında toplanan yaklaşık 300 kişi, ’Çayına suyuna sahip çıkan Hopa tutukluları serbest bırakılsın’ pankartı ile Hopa Adliyesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Ancak polis yolu keserek grubun adliye binasına yaklaşmasına izin vermedi. Artvin Emniyet Müdürü Hüsrev Salmaner, grubu yolun karşı tarafına geçmeleri için uyardı. Ancak adliye yakınında beklemek isteyen gurupla polis arasında bir süre tartışma yaşandı.

SANIKLARA ALKIŞLI KARŞILAMA

Tutuklu yakınları, cezaevi aracı ile adliye binasına getirilen tutuklu sanıklar Şafak Ustabaş, İdris Akbıyık, Şinasi Gümüşkaya, Cengiz Akyüz ve Şaban Kotil’i alkışlarla karşıladı. Bu sırada Adliye binasına yaklaşmaları engellenen grupla polis arasında başlayan tartışma arbedeye dönüştü. Polis gruba jop ve biber gazı ile müdahale etti. Bazı kadın ve çocuklar biber gazından etkilenirken, bir kadın ambulansla hastaneye kaldırıldı. Polis daha sonra geri çekildi. Gruptan bazı temsilciler adliye binasına alınınca davanın görülmebine başlandı.

HOPA OLAYLARI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 31 Mayıs tarihindeki Hopa mitingi öncesi ve sonrası çıkan olaylarda kalp krizi geçiren emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirmiş, taş atılması sonucu Ak Parti seçim otobüsünden düşen koruma polisi Servet Erkan yaralanmıştı. Çıkan olaylarla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında yaklaşık 70 kişi gözaltına alınırken, bunlardan 16 kişi tutuklanarak cezaevine konuldu. Olaylar sırasında görev yapan Artvin Emniyet Müdürü Muhsin Armağan merkeze, İl Jandarma Komutanı Albay Mehmet Nasif de Jandarma Genel Komutanlığı emrine alınmıştı. Emniyet Müdürlüğü’ne Hüsrev Salmaner, İl Jandarma Komutanlığı’na da Yarbay Alper Sır atanmıştı.

Hürriyet
Devamı..…

Hasan Demir yazdı:"Van’daki katiller!"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Bu satırları kaleme almaya başladığımızda Van’ı 7.2 şiddetinde sarsan ve Erciş’i yutan depremin üzerinden henüz 24 saat geçmemişti. Yüzlerce ölü (şehit) binlerce yaralı ve kurtarılmayı bekleyen bir o kadar da insan, moloz yığınlarının altında yatıyordu.
Van’ı yıkan ve Erciş’i yutan deprem canavarına uzaktan baktık ve katilleri
gördük:
Birinci katil: Gelir dağılımındaki adaletsizliktir. 2011’in Türkiye’si bile gelir dağılımındaki adaletsizlik bakımından OECD ülkeleri arasında ikinci sırada bulunuyor. İstanbul’da gökdelenler yükseliyor, bir avuç insan bir anda zengin olarak şehir merkezlerinde arazi araçları ile trafiği altüst etmeye başlıyorken, ülkenin doğusundan batısına hemen her şehirde gecekondular mantar gibi bitiyor, insanlar bir milyar yoksul Afrikalılar gibi kerpiç evlerde yaşamak zorunda kalıyorlar. Kerpiç ev de, en ufak bir sarsıntıda içinde oturanların mezarı haline geliveriyor.
İkinci katil: Enkazdaki katilin parmak izleri suçlulardan en azılılarından birinin “ekonomik insan” olduğunu ortaya koymakta. “Ekonomik insan” yani “Kazanmak için almayı, başkasının canını bile almayı mubah” gören insan... Enkaz haline gelmiş apartmanlar, öğrenci yurtları, devlet daireleri malzemeden ve emekten çalan hırsız müteahhitlerin ve o hırsızlara siyasi çıkar ve üç beş kuruşluk menfaat için ruhsat veren belediye görevlilerinin katiller sürüsü, taammüden cinayet işleyen organize çeteler olduğu kesin değil midir?
Üçüncü katil: Aslında cinayet şebekesinin başı; malzemeden çalan müteahhide, o yapılara ruhsat veren siyasilere ödül gibi cezalar veren sistemin bütünüdür ve bu taşı kaldırdığımızda altından yine “siyaset” çıkacaktır. Devlet eliyle ihaleler manivelasını kullanarak yandaş zengin etme, bu ahlaksız yolla zengin olanların siyaseti finanse etmeleri ve ayıplarını örtecek gazete kâğıdı lazım olduğu günler için medyayı ele geçirmeleri, Erciş’te Van canavarını kimlerin ürettiğinin, Marmara’da milyarlarca ton moloz yığınları ile on binlerce cinayeti kimlerin işlediğinin ispatı değildir de nedir?
Dördüncü katil: Cehalettir. İslâm dinini bühtan altında bırakan “kadercilik” anlayışıdır. Bir gün kafirlerden biri Musa aleyhisselâma “Madem peygamber olduğunu iddia ediyor ve Allah’tan bahsediyorsun. Öyleyse atla da şu uçurumdan, Allah, peygamberini kurtarsın, o zaman sana inanacağım” der. Musa(a.s)’ın cevabı, “Biz Allah’ı imtihan edemeyiz; bizi Allah imtihan eder” demiştir. Devesini bağlamayan bedeviye de Allah resulü Hz. Muhammed aleyhisselam, “Deveni niye bağlamadın” demiş, bedeviden, “Devemi Allah’a emanet ettim” cevabını alınca, “Deveni bağla, sonra Allah’a emanet et” ikazında bulunmuştur. Deprem fayları üzerine depreme dayanıksız evler yapan bizler; Allah’ı imtihan eden Musa dönemi cahili ve devesini bağlamadan Allah’a emanet eden çöl bedevileri gibi bir kadercilik anlayışına sahibiz. Evet, her iki durum da “kader”dir amma, sebebe sarılmayandan hesap sorulacaktır. Tabii milleti bu konuda cahil bırakanlardan da...
Beşinci katil: Depremin ilk anlarında bölgeye askeri güçlerin yetiştiğini ve enkazda çalışan Mehmetçiğin sırtında silahını gördüğümde içim cız etti. Dünyanın her tarafında depremler oluyor ve askeri birlikler kurtarma çalışmalarında en büyük görevi üstleniyorlar. Japonya’dan Çin’e ve Amerika’ya kadar tabii afetlerde görev alan askerlerin omuzlarında işte Van ve Erciş’te en büyük ihtiyaçlardan biri iş makineleri değil ve cinayet şebekesinin içinde hasta ve yaralı var demeden ateşe verdikleri, kurşun yağdırdıkları ambulanslar değil miydi? Doktorlar ve bütün sağlık çalışanları bunların namlusu ucunda bölge halkına hizmet etmek için çalışmıyor mu?
Biz Van ve Erciş’te cinayet işleyen beş azılı katili suçüstü yaptık. Sıralama kati değildir, yazı gereği, mecburiyettendir. Bu arada siyaset sisteminin devlet, millet ve hükümet işbirliği ile yara sarma çalışmalarını hükümete mal etmek için ince taktikler peşinde olduğunu görüyor, eh, pes yani diyoruz.

Hasan Demir
Yeniçağ
Devamı..…

Toplumsal fay hatlarındaki kırıklar

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Son deprem gösterdi ki Türkiye coğrafyası üzerinde sadece fay hatları kırılmamış, sosyolojik anlamda, Türk Milleti’ni birbirine bağlayan değerlerin üzerinde de fay kırıkları oluşmuş.. Evet, yurdun dört bir tarafından, Van depremzedeleri için yardımlar var. Fakat, İsrail’den de yardım teklifi var, Türkiye üzerinde her türlü operasyon uygulayan ülkelerden de.. Yani yardım yapmış olmak fay kırıklarını ortadan kaldırmıyor.
Aslında, bu fay kırıkları yeni değil.. Cumhuriyet değerlerine karşı kinle büyümüş nesillerimiz var. Şimdi devran döndü, her alanda güç sahibi, iktidar sahibi oldular. İslam dinini siyasetlerinin temeli olarak gösterseler de davranışları ne İslamiyet’e yakışıyor ne de insanlığa...
Tabii ki onların Cumhuriyet tarihi içinde benzer davranışlara muhatap oldukları, zulüm gördükleri ileri sürülebilir. Fakat hiçbir mazeret, İslam adına, başkalarına kötülük yapmayı mazur göstermez..
Sadece “sosyal medya”yı takip etseniz, yüz binlerce örnek bulursunuz.. Sokakta sıradan insanlarla konuşsanız yine aynı örneklerle karşılaşırsınız..
Oysa Cumhuriyetin temelleri Ziya Gökalp’in söylediği “hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için” sözü üzerinde atılmıştır.. Birilerimizi hepimiz için feda ettik de hepimiz birimiz için hiçbir şey yapmadık. “Birey”i geliştiremediğimiz için de fertler geri kaldıkça cehalet yüzünden fay kırıkları oluşmaya başladı. Ferdi geliştiremeyen bir sistem, toplumu nasıl yükseltsin? Süreci yönlendirenler, örgütlü oldukları için, ekonomik ve siyasi güce ulaştılar ama yeni nesli kin tohumları ile yetiştirdikleri için ülke birbirinin kuyusunu kazmayı düşünen gruplarla doldu..
Yeni yetişen nesilleri milli bir şuura sahip kılamadıktan sonra hangi ideolojiyi yerleştireceksin beyinlerine... Başka bir dünyanın insanları haline geliyorlar ve küreselleşme ideolojisinin savunucusu haline geliyorlar. Bunun savunucusu olan insanlara siz önce milli değerleri anlatacaksınız, kabul ettireceksiniz. Bunu kabul ettirmeniz için önce onun beynindeki kötü inşaatı yıkmanız gerekiyor. Yıkmanız için de onların beynine bu küreselleşme ideolojisini zerk eden güce, medyanın gücüne ulaşmanız gerekiyor, Çünkü yeni nesilleri istedikleri gibi yönlendirebilmek için yeni bir bilinç inşa ediyorlar beyinlerinde..
Bir milletin geleceği, o milletin çocuklarının tarih bilincine bakılarak tahmin edilebilir!
Cumhuriyet döneminde milli eğitim politikaları, Atatürk’ün “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir” sözü esas alınarak tespit edilmiştir. Son yıllarda ise sinema, müzik ve toplam olarak medya yoluyla nesiller üzerinde “yeni bir bilinç inşası” uygulanmaktadır.
Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman nesiller yetiştirilmektedir.

***

Mustafa Necati Sepetçioğlu, Mehmet Nuri Yardım’a demişti ki; “Kökten koptukça filiz çürür, köke aykırı süren sürgün ne çiçek açar ne de meyveye durur.”
İşte bugün öyle bir dönemdeyiz.. Filizlerimizi kökten koparıyorlar.. Dolayısıyla merhametsiz, cahil bir kitle meydana çıkıyor.. Asıl deprem bu ama onu da görmüyoruz..

Arslan Bulut
Yeniçağ
Devamı..…

Deprem bölgesine kar geliyor!

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Van'ın Erciş ilçesinde meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremin ardından ilçeye gönderilen yardımların dağıtımı sırasında izdiham yaşandı. Vatandaşlara ilk olarak su ve battaniye dağıtıldı.

Erciş ilçesinde meydana gelen deprem ardından ilçeye gönderilen yardımlar ulaşmaya başladı. Yardımların dağıtımı sırasında izdiham yaşandı. Geceyi dışarıda geçirecek olan vatandaşlar için ilçenin değişik noktalarında kamyonlarla battaniye ve su dağıtıldı. Dağıtım sırasında oluşan izdihamda vatandaşlar, kamyona çıkarak yardımları almaya çalıştılar.

Yardımları almaya gelen vatandaşlar bir an önce gıda ve battaniye yardımı yapılmasını istedi. Vatandaşlar geceleri aşırı soğuk olduğu için battaniyelerin denetimli bir şekilde dağıtılması gerektiğini ifade ettiler.

KAR GELİYOR
Bugün deprem bölgesinde yağış beklenmezken, havanın yarın yağışlı, çarşamba günü de kar yağışlı olması bekleniyor.

Yeniçağ
Devamı..…

Bu gidişle İstanbul’u da ister

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Yetimhane tapusunu kaptı, mallarına ulaştı ve gözünü kiliselere dikti!

AKP’nin alabildiğine şımarttığı Rum papazı Bartho “Atatürk’ün aldığı 3 kilisemizi iade edin!..” diyerek yargıya gidiyor. Fatih’in aldığı ‘Konstantinopol’ için de dava açması sürpriz olmayacak!

87 yıllık hesap!..
AKP’nin bir KHK ile zengin ettiği Fener Rum papazı Bartholomeos, tapusunu kaptığı Rum Yetimhanesi’nin ardından şimdi de 3 kiliseye göz dikti. 1924’te Atatürk’ün Papa Eftim ailesine bıraktığı 3 kilisenin kendilerine ait olduğunu iddia eden Bartho, iade için dava açıyor.

Eftim’e aforoz...
Bartho’nun sözcüsü Peder Dositheos, “Bu kiliselerin bizim için manevi anlamı büyük. Papa Eftim aforoz edilmişti. Rum cemaatine ait mülk üzerinde söz hakkı olamaz. Kiliselerin bize iadesi gerekir. Bunun için iç hukuk yollarını sonuna kadar zorlayacağız” diye konuştu.

Papaz Bartho’nun iştahı iyice kabardı
Yetimhaneyi AKP sayesinde üzerine geçiren Fener kilisesi bu kez de “Eskiden bizimdi” diyerek Atatürk tarafından Türk Ortodokslara tahsis edilen Meryem Ana Kilisesi’ni istiyor.
AKP iktidarının kilise açılımıyla şımarttığı Rumlar sınır tanımıyor. Büyükada’daki Rum yetimhanesini, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün haktan feragat etmesi sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararıyla ele geçiren Fener kilisesi, bu kez de Atatürk’ün emriyle 1924’te Türk Ortodokslarına tahsis edilen Galata’daki Meryem Ana Kilisesi’nin iadesi için dava açmaya hazırlanıyor. Sabah gazetesinin haberine göre Fener Rum Patrikhanesi Sözcüsü Peder Dositheos, kurumlarının Meryem Ana Kilisesi ile birlikte Galata’daki üç kilisenin kendilerine iade edilmesini istediklerini dile getirerek dava açacakların söyledi. Dositheos, “Tarihçelerini, kiliselerin önce kimin elinde bulunduğunu, şu anda nerede olduklarını detaylarıyla hazırlayacağız. Bunu hukuk müşavirliğimiz yapacak. Dosya hazırlanır hazırlanmaz da ilgili mercilere ileteceğiz” dedi. 18’inci yüzyıldan beri kendilerine ait olduğunu idda ettiği kiliselerin iadesinin Patrikhane için manevi anlamları olduğunu söyleyen Dositheos “Kilisenin manevi değeri cemaatimiz için çok büyüktür. Günümüzde kullanılmadıklarını öğrendik” dedi. İadesi istenen kiliselerin, İstanbul’un Karaköy semtinde bulunan ve Atatürk’ün emriyle 1924’te Patrikhane’den alıp Papa Eftim ailesine bırakılan Türk Ortodoks Meryem Ana Kilisesi, Türk Ortodoks Aya Nikola Kilisesi ile Türk Ortodoks Aya Yani Kilisesi oldukları öğrenildi.

“Aforoz etmiştik”
Kiliselerin iadesi için dava açılacağı Fener papazı Bartho tarafından da doğrulandı. Bartho, “20 yıl boyunca hükümetimize iade talebini hep dile getirdim. Ancak herhangi bir yanıt alamadım” demişti. Üç kilisenin de Patrikhane’den alınıp akarlarıyla birlikte Papa Eftim ailesine verildiğini kaydeden Bartho, “Papa Eftim aforoz edildi. Rum toplumuna ait herhangi bir mülk üzerinde hak iddiası söz konusu değil. Burada Ergenekon toplantılarının yapıldığı biliniyor” ifadelerini kullandı.

Sevgi Erenerol tutuklu
Galata’daki kiliselerin bağlı olduğu Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni 1922’de istiklal mücadelesini destekleyen Pavlos Karahisarithis tarafından Kayseri’de kuruldu. Önce ismini Papa Eftim yapan Karahisarithis, daha sonra Zeki Erenerol olarak değiştirdi. Kendi Sinod’unu (meclis) kuran Erenerol, Ortodoks cemaatinin temsilcisi oldu. Eftim’in kızı Sevgi Erenerol ise Ümraniye soruşturması kapsamında tutuklu bulunuyor.

Atatürk “Patrikhane fesat yuvası” demişti
Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ocak 1923’te Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne Rum Patrikhanesi ile ilgili ’Fesat yuvası ifadesini kullanmıştı. Atatürk, “Bir fesat ve hiyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımız üzerinde bırakamayız” demişti. Atatürk sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebepler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazisi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesat ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Babıali’nin taht-ı idaresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amadedir.”

Altındal “Truva Atı” uyarısı yapmıştı
Büyükada’daki ahşap yetimhanenin, AİHM’nin kararının ardından Fener kilisesine verilmesinden hemen sonra Yeniçağ’ın sorularını yanıtlayan Araştırmacı-Yazar, Aytunç Altındal, yetimhaneyi ’Truva Atı’na benzeterek, bazı önemli taşınmazların, kötü niyetli çevrelerin eline geçebileceğini ifade etmişti. 27 Kasım 2010’da gazetemizde yayımlanan haberde Altındal, “Bu devir, Tarlabaşı, Kurtuluş, Feriköy ve Boğaz’da birçok taşınmazın talep edilmesine yol açacak. Tıpkı Truva Atı gibi azınlık maskesi altında çok önemli gayrimenkuller kötü niyetli çıkar çevrelerinin eline geçebilecek” demişti.

Tüzel kişiliği yok
Aynı haberde görüşlerine yer verilen İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Özbek de, tüzel kişiliği bulunmayan Fener Rum Kilisesi’ne tapu alamayacağını, adına tapu tescil edilemeyeceğini açıklamıştı. Özbek ayrıca tapunun gerçek kişi adına da kaydedilemeyeceğini belirterek, “Gerçek kişi adına niçin tescil edildiğinin bir hukuksal nedini olması gerekir. Bu da yok. Patrikhaneye tüzel kişilik verilecekse de bu ancak Türk hukukuna göre verilebilir. AİHM’in böyle bir yetkisi yoktur” ifadesini kullanmıştı.

Büyükada’daki yetimhane kiliseye hediye edildi!
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Fener kilisesinin iç hukuk yollarını tüketmeden 2005’te yaptığı başvuruyla açtığı davayı 15 Haziran 2010’da sonlandırmıştı. AİHM, Büyükada’daki yetimhanenin kiliseye verilmesini kararlaştırmıştı. AİHM yetimhanenin üç ay içinde Fener kilisesine teslim edilmesine karar vermişti. Vakıflar Genel Müdürlüğü 3 aylık itiraz süresi içinde itiraz hakkını kullanmadığı gibi Adalar Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 3 Kasım’da görüşülen davada yetimhanenin kiliseye devrini kabul etti. Mahkeme de Büyükada’daki yetimhanenin Fener kilisesine verilmesini karalaştırdı.

Vakıflar’dan mektup
AİHM’nin gerekçeli kararı nisan 2011’de açıklandığında ise büyük bir skandal ortaya çıkmıştı. Gerekçeli kararda Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kiliseye yazdığı mektupta yetimhanenin mülkiyetini istemediği ve Fener kilisesinin de ’mülkiyetten vazgeçilen’bu mektubu AİHM’e ilettiği bilgisi yer almıştı. Mektubu hukuki dayanağa dönüştüren AİHM de yetimhaneyi Rumlara vermişti.

Yeniçağ
Devamı..…

Kayıp Kübra Uçar'ın cesedi bulundu ya Gamze Ay...

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Bakkala alışveriş yapmaya çıktıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Gamze
Ay’ı ailesi ve emniyet güçleri her yerde arıyor. Geçtiğimiz Pazartesi günü evinden bakkala alışveriş yapmaya giden, bakkalda yaptığı alışverişin ardından kayıplara karışan Gamze Ay’ı bulmak için ailesi ve emniyet güçleri seferber oldu.

Edinilen bilgiye göre; 12 yaşındaki öğrenci ailesinin evde olmadığı bir saatte yakınlarındaki bir bakkaldan alışveriş yapar. Bu saatten itibaren öğrenciden haber
alınamaz. Kızlarının eve dönmemesi üzerine endişeli aile emniyet güçlerine durumu bildirir. Emniyet güçleri ise şimdi kayıplara karışan Gamze Ay’ı bulmak için bütün imkanları seferber ediyor. Gamzenin acılı babası Mesut Ay, “Kızım günlerdir kayıp. Kimseler görmemiş nereye gitti ne oldu ne bitti hiçbir bilgimiz yok. kaybolduğu günden bu zamana aralıksız çalışan emniyet güçlerimize teşekkür ediyorum. İnşallah
kendisine ulaşırız” dedi. Anne Menekşe Ay ise üzüntüden konuşamayacak durumda idi.

Gamze'nin Ailesi Perişan Video için tıklayınız

Mersin'de harabe bir kilisenin altındaki geçide öldürülüp atılan Kübra'nın arkadaşı yaklaşık 1 yıldır kayıp olan Gamze Ay'nın bulunması için arama kurtarma çalışması yeniden başlatıldı. Çalışmalara katılan 70 kişilik uzman ekip 1 yıldır kayıp Gamze'nin bulunması için ipucu arıyor.

Erdemli ilçesinde 4 Ekim'den buyana kendisinden haber alınamayan 13 yaşındaki Kübra Uçar'a ait cesedin bir kilisenin altındaki geçitte bulunmasının ardından, arkadaşı Gamze Ay'ında aynı bölgede olabileceği ihtimali üzerine eden güvenlik güçleri bölgede arama kurtarma çalışması başlattı.

Limonlu deresi çevresinde Kaleboynu mevkiinde başlatılan arama kurtarma çalışmasına Mersin ve Adana İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü ekipleri ile Erdemli İlçe Emniyet Müdürlüğü polislerinden oluşan 70 kişilik uzman ekip katıldı. Arama çalışmalarına kayıp kızın komşuları da destek verdi.

Ekipler harabe kilisenin yıkıntılarının altında ve çevresinde oyuk, kuyu ve mağaralarda yaklaşık 1 yıldır kayıp olan Gamze Ay'a dair bir ipucu arıyor. Arama kurtarma ekipleri engebeli arazide zaman zaman zor anlar yaşıyor.

Küçük Gamze'nin komşusu olduğunu ifade eden Ayşe Köseoğlu, küçük kızın kaybolmasından dolayı büyük üzüntü duyduklarını belirterek, "Gamze artık bulunsun istiyoruz. Bizde kendimizce aramaya katılıp yardımcı olmak istiyoruz. Ona dair bir ipucu arayacağız" dedi.

Geçen yıl kayıp Gamze'nin evinin yakınlarındaki 250 dönümlük arazide arama yapmış ancak bu aramalardan sonuç alınamamıştı.

Kayıp Gamze'nin de arkadaşı Kübra Uçar'la aynı kaderi paylaştığı ihtimali üzerinde duruluyor.

Arama Çalışmaları Video için tıklayınız

Sözcü Haber tarafından derlenmiştir.
Devamı..…

Kılıçdaroğlu deprem bölgesinde vatandaşı dinledi

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Deprem bölgesinde incelemelerde bulunan CHP lideri, vatandaşların, çadır sıkıntısını hükümete duyurulması için kendilerinden talepte bulunduğunu söyledi.

Van'daki incelemelerinin ardından Ankara'ya dönen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilere açıklamalarda bulundu.

Önce Erciş İlçesi'nde ardından da Van merkezde incelemelerde bulunduğunu anlatan Kılıçdaroğlu, depremin özellikle Erciş'te tahribat yarattığını gördüklerini söyledi.

Bölgede kendilerine aktarılan en temel sorunun ''çadır sıkıntısı'' olduğunu ifade eden Kılıçdaroğlu, vatandaşların ''bu konuda Hükümete sesimizi duyurun'' dediklerini, kendilerinin de bu talebi yerine getirdiklerini söyledi.

Bölgede Kızılay yetkilileriyle de görüştüğünü aktaran Kılıçdaroğlu, kendisine çadır sıkıntısının giderilmesi konusunda çaba harcandığının ifade edildiğini aktardı.

Kılıçdaroğlu, çadır dışında battaniye, elektrik, su gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında da güçlük yaşandığını kaydetti.

Erciş'te 62 arama-kurtarma ekibinin görev yaptığını, enkazın bir bölümünün henüz kaldırılamadığını, bölgeye bazı yeni kurtarma araçlarının da geldiğini belirten Kılıçdaroğlu, ''vatandaşların kendilerine daha fazla ilgi gösterilmesini beklediklerini'' ifade etti.

Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:
''Depremin olduğu günün akşamı iki genel başkan yardımcım oradaydı. Bugün ben gittim. Bir belediye başkanımız oradaydı. Yarın İstanbul belediye başkanlarımız topluca bölgeye gidecekler. Aydın, İzmir ve Antalya belediye başkanlarımız da yardım ediyorlar. Önemli bir yardım malzemesini oraya götürecekler. Özetle, tasada ve kıvançta beraber olmak bizim temel hedeflerimizden birisi. Bu gezimiz sadece onların acılarını paylaşmak değil, onların yanında olduğumuzu, onlarla beraber olduğumuzu göstermek içindi.''

(AA)
Devamı..…

Hüseyin Çelik,"Kızılay iyi bir sınav veremedi"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Kızılay'ın deprem bölgesinde çadır temin etme noktasında iyi bir sınav veremediğini söyledi.

Van'da Balçiçek İlter'in sorularını yanıtlayan Hüseyin Çelik, "Depremin hemen ardından Sayın Atalay ile birlikte TOKİ Başkanımızla beraber Ankara'dan bir grup buraya intikal etik. Sayın Başbakan da birkaç saat sonra buraya geldi. En çok kayıp verilen yer Erciş'e geçtik. Gece geç vakitlere kadar Sayın Başbakan'la birlikte bölgede incelemelerde bulunduk." dedi.

Canlı yayın sırasında bir artçı deprem daha yaşandı...

"Musibetler üst üste geldi. Bir yandan 24 vatan evladınızı defnediyorsunuz, arkasından bir de deprem geliyor. Halkın hissettiğinden daha fazlasını hissediyoruz sorumluluk konumunda olduğumuz için" diyen Çelik, şöyle devam etti:

"Erciş ve Van sokaklarında dolaşırken Sayın Başbakan'ın 7 bakanıyla beraber halkıyla beraber olması, geçmiş olsun dileğinde bulunması ve olması gereken çalışmaları kendisinin kumanda etmesi halkta büyük memnuniyet uyandırdı. Ama 'Şu kadar zaman oldu hala bize çadır gelmedi, kurtarma ekibi gelmedi' diye sitemlerini ileten vatandaşlarımız da oldu.

Evleri hasar görmeyen vatandaşların da evlerine girmek istemediğini kaydeden Çelik, "9 bine yakın çadır gönderilmesine rağmen çadır yeterli değil. Kızılay bu noktada iyi bir sınav veremedi."

İlk etapta yeterli çadırın bölgeye intikal ettirilemediğine dikkat çeken Çelik, "Burası yakın bir yer değil onlara da hak veriyorum ama... Sayın Bayraktar'la gitiğimiz köylerde örneğin Gedikbulak Köyünün nüfüsü 2000'e yakın. Biz oraya gittiğimizde ulaşan çadır 30 taneydi. Bu gecyarsına kadar yeteri kadar çadır gelecek. Ama ilk etapta vatandaşın başını sokacağı yer olduğu için çadır ve battaniye önemli. Bu konuda eksikliği ben de kabul ediyorum. Çadırların intikalinde bir sorun var."
Bu arada canlı yayın sırasında bir artçı deprem daha yaşandı. Bunun üzerine Çelik, bölgede 200 kadar artçı deprem meydana geldiğini ve artçı depremlerin sürdüğünü hatırlattı.

SOSYAL MEDYADAKİ IRKÇI TEPKİLER
Depremin ardından sosyal medyadaki bazı ifadelerin hatırlatılması üzerine Çelik, "Türkiye bu değil buna inanmanızı isterim. Soyal medyada bazı tepkiler var ama bunlar marjinal kalıyor" dedi. Çelik, şunları söyledi:

"Türkiye'de de dünyanın her tarafında da küçük bir ırkçı grup vardır. Türk ırkçısı da, Kürt ırkçısı da var. Mesela batıda bir deprem olduğunda bundan haz duyabilecek Kürtler de vardır. Bu hasta ruhun psikolojisidir. Aynı Allah'ın kullarıyız. Aynı fabrikada çalışıyoruz, aynı okula gidiyoruz. Aynı havayı teneffüs ediyoruz. Yüzlerce birlikteliğin yanında bir etnisite farkından dolayı insan bir başka insanın felaketine seviniyorsa o insanlıktan nasibini almamış demektir. Bunların küçük bir azınlık olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyada bunların sesi gür çıkabilir. Ama Türkiye bu değil."

video



Gazeteport
Devamı..…

Kanseri yendi depremde öldü

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Van’da yolda yürürken 7.2 büyüklüğündeki deprem sırasında binalardan düşen beton parçasının başına isabet etmesi sonucu hayatını kaybeden ilköğretim okulu öğretmeni 25 yaşındaki Okay Yaşar’ın 2 yıl önce kan kanseri olup, yapılan tedavi sonucu sağlığına kavuştuğu belirtildi.

Van’da yolda yürürken 7.2 büyüklüğündeki deprem sırasında binalardan düşen beton parçasının başına isabet etmesi sonucu hayatını kaybeden ilköğretim okulu öğretmeni 25 yaşındaki Okay Yaşar, Ordu’nun Perşembe İlçesi’ndeki Anaç Köyü’nde gözyaşlarıyla son yolculuğuna uğurlandı. Yaşar’ın 2 yıl önce kan kanseri olup, yapılan tedavi sonucu sağlığına kavuştuğu belirtildi.

Van’da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremde hayatını kaybeden ilköğretim okulu öğretmeni Okay Yaşar’ın cenazesi, helallik için memleketi Ordu’nun Perşembe İlçesi’ne bağlı Anaç Köyü’ndeki evinin önüne getirildi. Burada kısa bir süre Okay Yaşar’ın yüzüne son kez bakan yakınları, dualar okundu. Cenazesi bitişik köy olan Ortatepe Uzunçayır Köyü Cami’ne getirilmek için omuzlara alındığında, 2 yıl önce geçirdiği kalp krizi sonrasında 53 yaşındaki eşi Erol Yaşar’ı kaybeden 52 yaşındaki Ayşe Yaşar, oğlunun cenazesinin ardından çığlıklar atarak gözyaşı döktü. Yakınlarının yardımıyla güçlükle ayakta duran anne Ayşe Yaşar, oğlunun arkasından, "Nereye götürüyorlar oğlum seni. Buraya böyle mi gelecektin" diyerek ağıtlar yaktı.

YOLDA BAŞINA TAŞ DÜŞTÜ
Depremde başına düşen beton parçaları yüzünden hayatını kaybeden Okay Yaşar’ın o an yanında olan ve Bingöl’de öğretmenlik yapan arkadaşı Sadullah Doyan olay anını anlattı. Camide namaz kıldıktan sonra depremin olduğunu söyleyen Doyan, "Biz beraber camideydik. Namaz kıldık camiden çıktık. Caminin önünde yakalandık deprem anına. O arada her taraf toz duman oldu, kimse birbirini göremedi. Ben kendimi yere attım. Duman dağılınca ayağa kalktım arkadaşımı aramaya başladım. O anda herkes birbirini arıyordu, işte bağırmalar çağırmalar. Ben de Okay Okay diye bağırdım. Etrafıma baktığımda 2 metre yanımda hareketsiz yattığını gördüm. Başına taş isabet etmişti. Etrafta bir sürü binalar yıkılmıştı. Caminin minaresinden birkaç parça taş düştü. Caminin yanındaki 8 ya da 10 katlı bina komple çöktü" diye konuştu.

"HASTANE BAHÇESİ CESETLERLE DOLDU"
Okay Yaşar’ın Van’ın Erciş İlçesi’ne bağlı Yukarı Işıklı Gazi İlköğretim Okulu’nda sınıf öğretmeni olduğunu söyleyen Sadullah Doyan, "Manzara herkes panik içinde. Herkes yakınlarını arıyor. Kimin ne yaptığını bilemiyorsunuz. Hastane bahçesi cesetlerle dolu, yaralılarla dolu. Karmakarışık bir durum. Yüzlerce ambulans geldi. Elektrikler yok, sular yok. Çok sıkıntılı bir durumdu" dedi.

"KANSERİ YENDİ, DEPREME YENİLDİ"
Bundan yaklaşık 2 yıl önce infaz koruma memuru babası Erol Yaşar’ı geçirdiği kalp krizi sonrasında kaybeden Okay Yaşar’ın kan kanserine yakalandığı ancak gördüğü tedaviler sonucunda hastalığı yendiği öğrenildi. Okay Yaşar’ın arkadaşı Sadullah Doyan, "2 sene önce kan kanserine yakalanmıştı. Onu atlattı. Hastalık geçti gibiydi ama bu sefer de bu şekilde kaybettik" diye konuştu.

Okay Yaşar’ın cenaze törenine Ordu Valisi Orhan Düzgün çelenk gönderirken, Perşembe Kaymakamı Abdullah Küçük ve Perşembe Belediye Başkanı Ak Partili Selami Çarkçı’nın yanı sıra çok sayıda vatandaş ve arkadaşları katıldı. Cenaze namazından sonra arkadaşları tarafından yeniden omuzlara alınan Okay Yaşar’ın cenazesi aile kabristanlığında toprağa verildi.

Gazeteport
Devamı..…

Gece nişanlandı sabah öldü

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Erciş'teki deprem trajik olaylara da sahne oldu.

Van'ın Erciş ilçesini enkaz haline getiren depremde en fazla can kaybının yaşandığı yerlerden biri de kahvehaneler oldu.

Pazar gününü hükümet konağının etrafındaki kahvehanelerde geçiren yüzlerce kişi, enkaz altında kaldı. Şu ana kadar kahvehane enkazlarından 15 ceset çıkarılırken, 100'den fazla kişi kurtarılmayı bekliyor.


GECE NİŞANLANDI, SABAH VEFAT ETTİ
Erciş'teki deprem trajik olaylara da sahne oldu. Alınan bilgilere göre, bir ay önce askerden geldiği öğrenilen Fatih Dinler (21), ailesinin teşvikiyle kendisine yeni bir hayat kurmaya karar verdi.

Kendi mahallesinden tanıdığı sevdiği kızla önceki gece nişanlanan Dinler, dün öğlene doğru arkadaşlarıyla birlikte kahvehaneye gitti. Evlilik hayaliyle mutluluğunu arkadaşlarıyla paylaşan Fatih Dinler, depremle birlikte enkaz altında kaldı.

Yaklaşık 4 saat kurtarılmayı bekleyen Dinler, kurtarılamayarak hayatını kaybetti.

KÖYLERDE 40 KİŞİ ÖLDÜ
Van merkez ve Erciş'e bağlı Alaköy, Mollakasım, Dağönü, Aravan ve Canik köylerinde 40 kişi hayatını kaybetti.

Ulaşım zorluğu sebebiyle uzun süre bilgi alınamayan köylerde çok sayıda ev ve ahırın yıkıldığı öğrenildi.

Depremde köylerdeki yüzlerce hayvan da telef oldu.

Gazeteport
Devamı..…

Memur olmak zorlaşıyor

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığı 657 Sayılı Devlet Memurları Yasasında bir dizi değişiklik öngören yeni düzenleme üzerinde çalışmaya başladı.

Memur olmak zorlaşıyor. Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığı temsilcilerinden oluşan dar bir kadro, 657 Sayılı Devlet Memurları Yasası’nda bir dizi değişiklik öngören yeni düzenleme üzerinde harıl harıl çalışmaya başladı.

Yapılan düzenlemelerden elde ettiğimiz detay bilgilere göre, halen 2 yıl olarak uygulanan aday memurluk süresinin, yaklaşık 4 yıla çıkarılması planlanıyor.

Dört yıllık dönem içinde adaylara, özellikle mesleki eğitim verilmesi hedefleniyor. Adaylar her yıl da sınava tabi tutulacak. Dört yılın sonunda başarılı olan adaylar asaleten atanacak.

Yapılan sınavların sonucunda başarılı olamayanlar ise memur olma hakkını kaybedecekler. Yeni düzenleme ile memur kadrolarının kalitesinin arttırılması ve bürokrasinin azaltılması amaçlanıyor

Gazeteport
Devamı..…

Asıl afet devletmiş!

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Van Gölü kıyısındaki 6 mahalle 'sular yükseliyor' diyerek afet bölgesi ilan edildi. Vatandaş taşındı. Ardından buralara kamu binaları yapıldı.

‘Van Gölü’nde sular yükseliyor’ denilerek 1994’te Bayındırlık Bakanlığı bir araştırma yaptı. Dönemin teknikleri ile yapılan ölçümlerde 6 mahalle birinci derece afet bölgesi ilan edildi. Bu tarihten itibaren de vatandaşların bölgeyi boşaltması istenerek evlerini boyamasına dahi izin verilmedi. Buraya kadar her şey normal. Van Gölü’nün kıyısında yaşanan tuhaflıklar bundan sonra başlıyor. Vatandaşı afetten korumak için boşaltılan bölgeler devlet kurumlarına açıldı. Afet bölgesi ilan edilen yerde hastane, lojman, öğretmenevi gibi pek çok kamu binası inşa edildi.

VATANDAŞA BOYA BİLE YASAK
Radikal'in haberine göre Sahil Mahallesi, Saray Mahallesi, İşletme Mahallesi, Kale Mahallesi, Bahçelievler Mahallesi ve Şirinevler Mahallesi... Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afet İşleri Genel Müdürlüğü, 16 yıl önce bölgede yaptığı analizlerde Van Gölü çevresindeki su seviyesinin arttığı tespitiyle bu altı mahallenin taşınması için karar aldı. Bölgede yaşayan yaklaşık bin kişi Nemrut Dağı’nın eteklerine kurulan 69 metrekarelik afet konutlarına yerleştirildi. Afet bölgesi ilan edilen alan içinde yapı inşa etmek ve hasarlı evlerini onarmak için Tatvan Belediyesi İmar Müdürlüğü’nün kapısını aşındıran vatandaşlara 16 yıldır hiçbir şekilde izni verilmedi.
Ne var ki, vatandaşlara tadilat için bile izin verilmezken, birinci dereceden afet bölgesi sınırları içinde yer alan öğretmen evi, askeri lojman, ilköğretim okulu gibi resmi kurumlara ait binaların ruhsatsız olarak inşa edildiği ortaya çıktı. Belediyeden izin alamadığı için ruhsatsız yapı yapmaya çalışan vatandaşların inşaatlarının anında tespit edilerek durdurulduğu, kamu kurumlarının yaptıkları binalara ise göz yumulduğu iddia edildi.

‘KURAL HERKESE UYGULANSIN’
Afet bölgesi ilan edilen altı mahalleden biri olan Sahil Mahallesi’nin Muhtarı Kadri Ayaz konuyla ilgili Tatvan Belediyesi’ni suçlarken, “Vatandaşların bakım isteyen evlerine boya yapılmasının bile yasak olduğunu söylüyor. Bina yapmak isteyen vatandaşla belediye sürekli mahkemelik oluyor. Vatandaşa gelince belediye görevini yapıyor buna bir sözümüz yok ama kamu kurumlarının yaptığı ruhsatsız inşaatlar durdurulmuyor, yıkılmıyor. Bir kural varsa herkes için uygulanmalı” diye konuştu.
Radikal’in ulaştığı Tatvan Belediyesi İmar Müdürlüğü yetkilisinin iddialara yönelik verdiği cevap da hayli ilginç. 6 mahallelik alanda kimseye imar izni verilmediğini belirten yetkili, “Gayri resmi yollardan yapılıyorsa onu biz bilemeyiz” dedi.

‘ÖLÇÜM İLKEL ALETLERLE YAPILMIŞ’
1994 yılında Van Gölü’ndeki ölçümlerin ilkel aletlerle yapıldığını ve yeniden bir ölçüm yapıldığı takdirde alanın yüzde 80’inin afet bölgesi olmaktan çıkacağını söyleyen Sahil Mahallesi Muhtarı Ayaz, “Bölgede turizm açısından cazibe merkezi haline gelebilecek pek çok yer afet kararı nedeniyle gelişemiyor. Dünya milenyumun teknolojisinden faydalanıyor. Hollanda topraklarının yüzde 70’i deniz seviyesinin altında iken, sahil kıyısı olan illerimiz ve ilçelerimiz dolgu tahkimatı yapmak suretiyle yerleşim ve turizme kazandırılırken maalesef ilçemizde bozuk cihazlarla afet ölçümü yapan yetkililer, haksız bir şekilde Tatvan’ın yarısını bilinmeze sürüklemişlerdir. Oysa Tatvan’ın Bodrum’dan hiçbir farkı yok. Şimdiye kadar bu karar olmasaydı bir cazibe merkezi haline gelebilirdi. Afet kararının gözden geçirilmesi için pek çok girişimde bulunduk fakat Belediye bu konuda bir adım atmadı. Yetkisi altında olan imar iznini de çifte stadartlı şekilde uyguladı” dedi.

Gazeteport
Devamı..…

Geçici olarak yürürlüğe konulan deprem vergisi için toplanan 40 milyar TL nerde?

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
1999 Gölcük depremi sonrasında geçici olarak yürürlüğe konulan deprem vergisi tahminen 40 milyar TL’yi buldu fakat paranın nerde olduğu belirsiz.


1999'daki depremlerden sonra hükümet, deprem hasarının giderilebilmesi için tüm vatandaşlardan toplanacak bir deprem vergisi çıkartmıştı. Bu vergi kapsamında şimdiye kadar 40 milyar liraya yakın para toplandığı hesap ediliyor. Ancak bu paranın nerede kimin kontrolünde olduğuna ve nasıl kullanıldığına dair hiçbir bilgi yok.


Dün Van'da meydana gelen 7.2'lik deprem sonrasında son verilere göre 200 üzerinde vatandaşımız hayatını kaybederken korkular bu rakamanın bini bulması yönünde. Dün yerle bir olan Erçiş görüntüleri ve Van'da tost olan binalar, akıllara toplanan deprem vergisini getirdi. Deprem konusunda duyarlılığın artması ve binaların depreme dayanıklılığını artırılması konusunda toplanan vergi ne kadar görevini yerine getirdi merak konusu.

1999 depremin ardından 4481 sayılı kanunla ek gelir ve kurumlar vergisi, ek emlak vergisi, ek motorlu taşıtlar vergisi, özel iletişim vergisi ve özel işlem vergisi getirilmişti. Kanun 2003 sonunda yürürlükten kaldırıldı fakat özel iletişim vergisi Gider Vergileri Kanunu kapsamına alındı ve kalıcı hale geldi.
2004 başında kaldırılan özel işlem vergisiyle yaklaşık 1,8 milyar lira bütçeye aktarıldı.
"Kalıcı hale gelen ve en önemli gelir kaynağı bugün sayıları 65 milyonu aşan telefon abonelerinden alınan özel iletişim vergisi ise 10 yılda halkın cebinden 22.3 milyar lira çıkmasına neden oldu."


2011 itibariyle deprem vergisi olarak toplanan paranın 40 milyar TL olduğu hesaplanıyor.


GEÇİCİ OLARAK ÇIKARTILMIŞTI
Depremin olduğu yıl geçici olarak çıkarılan ancak 2009 yılında AKP’nin yaptığı düzenlemeyle büyük bir kısmı kalıcı hale getirilen deprem vergisi adeta halkı soymanın bir aracına dönüştü. Ek Emlak Vergisi, ek motorlu taşıtlar vergisi, özel iletişim vergisi, özel işlem vergisi, daha açık bir dille, milli piyango biletinden, pasaporta, cep telefonundan, faturalara oradan motorlu taşıtlara birçok kalemden deprem vergisi alındı. O günden bu güne depreme dönük Türkiye’nin hiçbir adım atmadığını, dolayısıyla bu paranın kullanılmadığını ya da başka işlere ayrıldığını yazmıştık.


PARANIN AKIBETİ BELLİ DEĞİL
Konuyla ilgili 2006 yılında dönemin CHP Milletvekili Berhan Şimşek, Başbakan Erdoğan'a "cep telefonundan bankacılık işlemlerine, vergi beyannamelerinden uçak biletleri, talih oyunları, gümrük ve pasaport işlemlerine kadar birçok alanda deprem vergisi” alındığını belirtip bu paraların ne olduğunu sormuştu. Yine 2009 yılında CHP Gaziantep Milletvekili Yaşar Ağyüz, bir soru önergesi vererek paraların nereye kullanıldığını sormuştu. 2010 yılında ise MHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Serdaroğlu, TBMM'de deprem vergilerinin ne olduğunu sormuş, paranın bilgisinin Sayıştay'da dahi bulunmadığını söylemişti. En son konu bu yıl Ağustos ayında gündeme getirildi. CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar, Gölcük Depremi’nin ardından halktan toplanan ve tahmini 40 milyar liraya ulaşan deprem vergisinin akıbetiyle alakalı olarak meclise soru önergesi verdi. Akar söz konusu meblanın depremde zarar gören evlerin onarımın da kullanılıp kullanılmadığını sordu.

Gazeteport
Devamı..…

Sirte'de Kaddafi yanlılarına 'toplu infaz'

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
İnsan Hakları İzleme Örgütü Human Rights Watch, Libya'da devrik lider Muammer Kaddafi yanlısı 53 kişinin toplu halde infaz edildiğini açıkladı.

Örgütün yayımladığı raporda bu kişilere ait tanınamayacak haldeki cesetlerin Kaddafi'nin memleketi Sirte'deki Mahari Otel'de bulunduğu belirtildi.
Raporda öldürülen kişilerden bazılarının ellerinin arkadan bağlı olduğundan söz ediliyor.

Mahari Otel, Sirte düşmeden önce Kaddafi'yi deviren Ulusal Geçiş Konseyi'ne bağlı güçlerin denetimindeydi.

Human Rights Watch'un raporunda, toplu halde bulunan cesetlerin altında kurşun izleri ve kan lekelerinin olmasının, hepsi değilse bile tutsak alınan bu kişilerin çoğunun infaz edildiğine işaret ettiği belirtiliyor.
'Soruşturma açılmalı'
Terk edilen otelin duvarlarında Kaddafi karşıtı bazı silahlı grupların adlarının yazılı olduğu belirtiliyor.

Görgü tanıkları, Human Rights Watch örgütüne, kurbanların çoğunun Sirteli olduğunu, bunların arasında bir hükümet yetkilisi ile bir subayın da bulunduğunu söyledi.

Human Rights Watch, şimdi Libya'nın tümünde hakimiyeti sağladığını ilan eden Ulusal Geçiş Konseyi'nden, bu olayla ilgili olarak şeffaf bir soruşturma başlatmasını ve sorumluların yargılanmasını istedi.

Açıklamada "son katliam, kendilerini hukukun üstünde gören Kaddafi karşıtı güçlerin yeni bir suistimali" ifadesine yer verildi.

BBC Türkçe
Devamı..…

Rihanna: Türkiye için dua edin

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

Ünlü şarkıcı Twitter'dan deprem felaketini yaşayan Van'a destek verdi

Twitter'da dokuz milyon takipçisi olan dünyaca ünlü Amerikalı şarkıcı Rihanna, “Pray4Turkey” yani “Türkiye için dua edin” mesajını takipçileriyle paylaşarak sanal âlemde tüm dünyanın dikkatini Van depremine çekti. Twitter'da ayrıca Khloe Kardashian ve NBA yıldızı Dwight Howard gibi isimler de Rihanna'nın başlattığı kampanyaya destek verdi.

Haber Türk
Devamı..…

Van'ı önce deprem sonra Faşizm vurdu

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Depremin ardından sosyal medyada gördüğü mesajlar Ahmet Hakan’ın kanını dondurdu.

Van'da meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremde ölü sayısı şu ana kadar 217'ye yükseldi. Pazar sabahından bu yana tüm Türkiye'de deprem konuşuluyor.
Ekşi Sözlük’te faşistçe deprem yorumu!

Ancak sosyal medyada depremle ilgili yapılan bazı yorumlar, son olayı Hakkari'de PKK saldırısında şehit düşen askerlerimize bağlayan yorumcuların iletileri 1999 depreminde "Depremin nedeni ahlaksızlık ve fuhuş" açıklaması yapan Cüppeli Ahmet Hoca'yı akıllara getirdi.

Ahmet Hakan da sosyal medyadaki bu 'faşistçe' mesajlara tepki gösterdi ve 1999 depreminde Cüppeli Ahmet Hoca'yı eleştirenlerin içlerinden çıkan Cüppeli'yi frenlemelerini istedi.

İşte Ahmet Hakan'ın o yazısı...

Van depremi ve vicdan körelmesi
VAN’da meydana gelen depremin hemen ardından sosyal medyada küçük bir tur atayım dedim.

Hay demez olaydım.
Şöyle bir baktım mesajlara, yorumlara falan:
- Bazıları yürek soğutuyordu.
- Bazıları bilgiç bir edayla “Teröre destek verirlerse böyle olur” diyordu.
- Bazıları acı olaydan hükümete çakacak malzemeler devşirmeye çalışıyorlardı.
- Bazıları Deniz Feneri olayını gündeme getiriyorlardı.
- Bazıları “Ağlama sırası onlarda” diyorlardı.
- Bazıları sözde biraz daha insaflı bir tavır takınıp “Türk’ün nasıl bir millet olduğunu gösterelim, Van’a yardım edelim” diyorlardı.
- Bazıları “Hükümetin yapamadığını Allah yapıyor” diye yazıyorlardı.
Kısacası...
Bir akıl tutulması, bir vicdan körelmesi, bir merhamet yoksunluğu, bir cehalet histerisi alıp başını gitmiş durumdaydı.
“Yapmayın, etmeyin, ayıp oluyor” diyen az sayıda sağduyulu ses ise arada kaynayıp gidiyordu. Kısacası Van’ı önce deprem sarstı, ardından da faşizm.
Zaten azıcık kalmış olan insanlığa güvenimi, büsbütün kaybetmemek için olay mahallinden anında kaçtım.


Size bir şey söyleyeyim mi?
Ne sınır ötesi ya da sınır içi operasyonlar, ne PKK’nın yeni saldırıları, ne ölümler / kalımlar, ne terörün önlenmesi, ne dağdakilerin indirilmesi, ne kan, ne gözyaşı, ne ağlayan analar...
Önümüzdeki süreçte...
Bunları bile geride bırakacak çok daha önemli bir sorun bizi bekliyor.
Eğer önlem alınmaz ve tedavi edilmezse...
Bu akıl tutulması, bu vicdan körelmesi, bu merhamet yoksunluğu, bu cehalet histerisi bayrağını burcun en tepesine dikmeyi başaracak.
Hiçbir şeyden korkmayalım, bundan korktuğumuz kadar.

İçindeki Cüppeli Ahmet’e ‘dur’ de

“CÜPPELİ Ahmet” denilen adam, 1999 depreminden sonra “Depremin vurduğu yerler fuhuş, zina ve faiz merkezi haline gelmişti. İlahi adalet tecelli etti” türü yorumlar yaptığında “bu çağda bu kafa” falan diye yorumlar yapanlar...
Yani “Cüppeli Ahmet”i küçümseyenler...
Van depreminin ardından...
İçlerindeki “Cüppeli Ahmet”i ortay çıkarıverdiler.
“Şehitlerimizin kanı yerde kalmadı” türü laflar ediyorlar.
* * *
Kürt ile teröristi ayırt edemeyen, bir şehrin ahalisini topyekûn terörist ilan eden, acıyı paylaşmayı bilmeyen bu insanlara şöyle demek istiyorum:
“Madem sonunda Cüppeli gibi olacaktınız, adamı neden alaya alıp küçümsediniz.”

Odatv
Devamı..…

Mümtaz İdil yazdı:"Sınır karakolları nasıl olmalı"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Kızıltepe’ye seyyar jandarma olarak atandığımdan birkaç ay sonra Alay Komutanı olarak da Albay Naci Altunkaya atanmıştı.

Naci Albay’ın yaptığı ilk iş Kızıltepe subay ve astsubay evini elden geçirmek ve yeniden inşa etmek olmuştu.

Bir ay sonra da beni Nusaybin’e yakın Kemaliye karakoluna sürmüştü.

Karakolda elektrik yoktu. Duvarlar neredeyse kağıt inceliğindeydi ve tuvaleti karakol binasından yaklaşık yüz metre uzaktaydı. Karakolun korumasını iki asker yapıyordu. Bir de gündüz nöbet tutan erler bulunuyordu karakolda. Diğer erlerin hepsi karakolun ön tarafındaki pusularda yatıyor, geçiş yapmaya çalışanları bu şekilde engellemeye çalışıyorlardı.

Haftada bir gıda arabası uğrardı karakola. Bir haftalık yiyecek bırakır ve giderdi. Eğer bir çatışma çıkarsa, manyetolu hattan tabur aranır ve hazır kıta istenirdi. Bunun dışında tüm saldırıya açık bir karakolda sabahı ederdiniz.

Aynı günlerde gazinoda teğmenler, üsteğmenler, yüzbaşılar, binbaşılar “okey” veya benzeri oyunlarla vakit öldürürlerdi.

Gazino tam anlamıyla bir saray haline dönüşmüştü, ama karakolların durumu içler acısıydı.

Şimdi…

Sınır çizgisinin hemen yanında korumasız biçimde yirmi veya daha fazla askerin doluşturulduğu bir karakol ne derece güvenlik sağlayabilir. Eğer PKK bir saldırı düzenlemekte kararlı davranacaksa, benzer karakollara, Türkiye sınırına girmeden de saldırır.

Karakollarda bırakılan deneyimsiz askerlerin biz sıcak yataklarımızda yatarken vatanı savunmak gibi bir görevleri de yoktur aslında. Onlar ölümü bekleyen “hazır kıtalar” olarak böyle bir karakolda vakit öldürmektedirler.

Aynı saatlerde, Türkiye’nin hemen tüm kıyı sahillerindeki “ordu eğitim kampları”nda, diğer adıyla dinlenme tesislerinde yüzlerce subay ve astsubay bir sonraki gün girecekleri ılık deniz suyunun hasretini çekmektedir.

Oysa o dinlenme tesislerinin herhangi bir tanesi ile, sınır karakollarından herhangi biri fazlasıyla güçlü kılınabilecek hale getirilebilir.

Karakolları güçlendirmenin ne gibi bir yararı olur, ayrı bir tartışma; ama güçlendirilmiş bir karakolda en azından can kaybı en düşük seviyeye indirilebilir.

Yunanistan gibi bir tehlikenin kalmadığı günümüzde, Ege Ordusu askerliğin tadını çıkartan bir hayat sürdürürken, Güney Doğu Anadolu’da acemi askerler vatan savunması için ölüme gitmektedir.

Askeriyeye ayrılan ödenekler silah alımına ve kampların yapımına harcanırken, sınır karakolları perişanlığın kıyısına bırakılmış halde öylece durmaktadır. Ödenek yetersizliği asla söylenemez. Yapılan harcamaların binde biri ile bile sınır karakolları güçlendirilip, sağlamlaştırılabilir. Gerçi bu da bir çözüm değildir aslında, ama en azından can kaybını önlemek açısından geçici de olsa bir tedbirdir.

Ağır silahlarla saldıran PKK’nın gerekli cevabı alabilmesi için mevcut karakolların da sağlam ve donanımlı olması gerekmez mi?

Yazık olmuyor mu orada hayatını pisi pisine kaybeden erlere?

Bu, popülist bir yazı oldu belki, ama yalan mı?

Bu konuda onlarca, yüzlerce yazı yazıldığı halde neden gerekli önem verilmez ve bir sonraki toplu “katliamlara” kadar beklenilir?

Mümtaz İdil
Odatv
Devamı..…

Bülent Esinoğlu yazdı:"Kaddafi'yi öldürenlerle bir olduk"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Batı ne derseniz, Kaddafi’nin cesedinin içinden akan kanın içindeki gölgesidir derim. Sahte demokrasi adına ortaçağ görüntüleri Batının ta kendisidir.

O cicili bicili görüntülerin arkasındaki vahşetin nasıl da bir ortaçağ olduğunun ispatıdır.

Bizim elimizde kanlıdır. Kaddafi’yi öldürenlerle bir olduk. 300 milyon doları, muhalif canilere dağıtırken, gözümüzün önündeki ortaçağı görmedik.

Kaddafi’nin işkence görmüş o görüntüleri, emperyalizmin ne demek olduğunu bilmeyenlere bir şeyler anlatır mı bilmiyorum.

Savaşların da bir namusu olduğu bizlere öğretilmişti. Savaşın namusu olurdu da, acaba emperyalizmin namusu var mıydı?

Belki de bizim satırlarımızı okuyan Batı işbirlikçileri, bıyık altından gülüp bizimle alay ediyorlardır. Ne bilelim beklide bizlerin çıkar ile ahlakı karıştırdığımızı zihinlerinden geçiriyorlardır.

Evet, biliyoruz emperyalizm için ahlak yoktur. Böyle bir felsefe ve hayat anlayışı ile karşı karşıyayızdır.

Ahlaki değerler ile trampa edilmiş akılcılığa aklımız ermediği için böyle düşünüyoruzdur. Ne bilelim beklide yanlış bizdedir. Öldürmenin bile bir ahlakı olduğunu arıyoruz.

Batı ahlaksızdır, özelliklede öldürürken vicdansız ve ahlaksızdır.

Saddam’ın asılma görüntüleri ile Irak işgalinden duydukları hazzın zirvesine çıkmışlardı. Kaddafi’nin linç’inden duydukları hazzın daha da fazla olduğunu görüntüledi, Atlantik Medyası ve onun Türkiye’deki uşakları.

Bu görüntüleri gören tüm mazlum ülke devlet başkanları, Amerika ve Batı’nın çıkarlarına hayır derlerse, başlarına neler gelebileceğini Kaddafi’nin cesedindeki kanda gördüler.

Saddam’ın asılma görüntüleri de bunun için Amerikan medyasınca servis edilmişti.

Bu görüntüler ile yetinmeyen yamyamlar, şimdi de Esad’ın kanını istiyorlar.

Bu arada bizim 300 milyon dolarda, Batılıla bu görüntüleri görsün diye gitti. Davutoğlu, Kaddafi’nin bu görüntülerini görünce acaba ne hissetmiştir.

Libya’da ilk raundu emperyalizm kazandı.

İkinci raunt bundan sonra devam edecek.

Bülent Esinoğlu
Odatv
Devamı..…

Aziz Üstel ne yazdığının farkında mı?

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |

PKK’nın Hakkari saldırısıyla ilgili birçok köşe yazısı yazıldı. Ama kuşkusuz en ilginçlerinden biri; Star yazarı Aziz Üstel’inkiydi.

Niye mi?

Aziz Üstel 20 Ekim tarihli yazısının girişinde şehitlerimize rahmet diledi ve şunu yazdı: “bu alçaklığın neden hala sürdüğünün şu kanıtlarına bir göz atın lütfen!”

Üstel’in “alçaklık” dediği PKK’nın saldırılarıydı. Peki ya “kanıt” dediği neydi?

Söyleyelim; Emekli Albay Hasan Atilla Uğur’un “Öcalan’ı Nasıl Sorguladım?” adlı kitabı!

Aziz Üstel’in yazısı Emekli Albay Uğur’un kısa bir süre önce yayınlanan kitabından alıntılarla doluydu. Üstel, yaptığı alıntılarla PKK’nın nasıl uluslar arası bağlantılarının olduğunu, hangi ülkelerden ne desteği aldığını yazdı.

İyi, güzel… Gerçekten de; Hasan Atilla Uğur’un kitabı PKK’yla ilgili birçok bilgiye ulaşabileceğimiz bir kaynak. Çünkü Uğur, Öcalan’ın İmralı’daki sorgusunu yapan isimlerden biri.

Ama bir dakika…

Emekli Albay Hasan Atilla Uğur şu an nerede?

Silivri Cezaevi’nde!

Peki, neden?

Ergenekon’dan!

Eee, o Ergenekon değil miydi hani PKK’yı yöneten? Aziz Üstel’in kendisi ve gazetesi Star hep bu yalanı yazmadılar mı? Ergenekon iddianamesinde sayfalarca bu komik iddialar yazmıyor mu?

Yani, bu durumda Emekli Albay Hasan Atilla Uğur da “PKK yöneticisi” sayılmıyor muydu onların gözlerinde?

Şimdi Aziz Üstel bu yalana hiç ortak olmamış gibi, nasıl oluyor da Hasan Atilla Uğur’un kitabıyla PKK’nın vahşi yüzünü kanıtlamaya çalışıyor?

Evet, Aziz Üstel bu yazısında yaptığı gibi olgularla hareket etsin, okusun, araştırsın.

Ama…

Ergenekon davasıyla birlikte oynanan kirli oyundaki rolüyle ilgili bir özeleştiri yapsın.

İşte Aziz Üstel’in 20 Ekim 2011 tarihli Star’daki yazısı:

“Hakkari’nin Çukurca ilçesinde şehit düşen 24 güvenlik görevlisine Allah’tan rahmet dileyin, sonra da bu alçaklığın neden hala sürdüğünün şu kanıtlarına bir göz atın lütfen!

Albay Hasan Attila Uğur, “Öcalan’ı Nasıl Sorguladım?” adlı kitabında, PKK’yı bunca yıl kimlerin, nasıl ayakta tuttuğunu anlatıyor. Öcalan lafa Yunanistan’la başlıyor: “Bize ta baştan beri çok destek verdi. Kamplar kurduk. Maddi desteğini de hiç esirgemedi. Teknik konularda yardımcı oldu. Sabotaj ve orman yakma eğitimlerini bize Yunan istihbaratı verdi.” Ah cayır cayır yanan Türkiye’min güzelim ormanları ah!

Suriye’deyse Öcalan, Hafız Esad’ın kardeşi Cemal Esad’la görüştüğünü anlatıyor. “Suriye’de kamplar açtık. Örgütlenmemize de izin verdi Suriye. Ticaret de yapıyorduk; yılda 1 milyon dolar kazanıyorduk. Sınırı geçerken, zaman zaman, Suriye istihbaratının (El Muhaberat) arabalarını kullanıyorduk.” Peki ya İran? “İran gizli sevisi İttiaat’tan Sait adında biriyle görüşüyordum. Bize silah, SAM7 füzeleri ve lojistik destek sağladılar. Sonra bir hastane üç de kamp kurmamıza izin verdiler. Silah ve hayvan ticaretinden pay alıyorduk.”

Peki ya Batılı “dostlarımızın” ilişkisi ne boyuttaymış Öcalan ve tayfasıyla? Sırbistan’dan 20 adet Strella Füzeleri satın almışlar önce. Ama sonra Sırplar, çok daha fazlasını bedava vermiş. TNT, C-4 gibi patlayıcıları da Sırbistan sağlıyormuş. Romanya’da evleri ve dernekleri varmış. Türkiye’den PKK’ya katılanların ilk eğitim gördükleri yermiş Romanya. İstihbarat birimleri de gece görüş dürbünü, telsiz gibi malzeme sağlamış.

Gelelim Almanya’ya. Öcalan, Alman Gizli Servisi’yle görüşmekten tutun parlamementerlerle sohbete kadar, dilediğince at koşturmuş. Örgüt yöneticisi Kani Yılmaz’a pasaport vermişler, Türk vatandaşlarını konsolosluklar önünde sürüm sürüm süründürürken! “Her anlamda güçlü olduğumuz bir ülkeydi!”

İngilere için söyledikleri de çok ilginç: “Hiç birebir siyasi ilişki kurmadılar. Ama gizli olarak en büyük desteği İngiltere’den alıyorduk.” Ya Hollanda? “Bizim üslenme ve eğitim alanımızdır. En çok para ve destek bulduğumuz ülkedir.” Öyle olması da gerekir. Hollanda uyuşturucu ve uyuşturucu kaçakçılarına göz yummasıyla ünlüdür zaten! Fransa tahmin edebileceğiniz gibi, “her zaman yakın” durmasıyla biliniyor. Hatırlayın Madam Mitterand’ı!

Peki PKK’ya destek vermeyen ülke var mı? Libya! “İşçiler arasında iyi örgütlenmiştik. Yılda 500 bin dolar bağış topluyorduk. Ama Libya devletiyle aramız hiç iyi değildi. Bütün isteklerimizi geri çevirdiler. Kaddafi bize hiçbir zaman sıcak bakmadı!” Kala kala kalmışız Kaddafi’ye! İşte bu komşular ve sözde dostlar yüzünden yıllardır PKK pisliğiyle boğuşup duruyoruz; şehit üstüme şehit veriyoruz!

Apo’yu biraz daha iyi anlamak isterseniz bir de şu olaya bir göz atın Hasan Attila Uğur’un kitabından: “Sorgunun son gününde çay molası verdik. Odadaki pilli radyoyu açtık: Barış Manço’nun öldüğünü söyledi bir arkadaşımız. Apo yüzüme baktı, suratı asıldı: ‘Öldüğüne çok üzüldüm. Peki kim öldürmüş?’ diye sordu. Tabiri caizse o anda hepimiz koptuk!” Soru da bir şey yok aslında. Teröristin dünyasında doğal ölüm olur mu hiç?”

Odatv
Devamı..…

K. Murat Yıldız yazdı:"IRA'nın silah bırakmasının perde arkası"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Son dönemde şiddetini giderek artıran terör saldırılarının arkasındaki neden ve güçler konusunda çok şeyler söylendi. Başbakan ve iktidar tabii ki her zaman olduğu gibi suç ve bahaneyi başka yerlerde arayarak öfkenin kendilerine yönelmesini engelleme gayreti içerisine girdi. Malum Ergenekon ve darbe saplantılı çevreler de alışa geldiğimiz üzere akla hayale sığmayacak komplo teorileri üreterek görevlerini başarı ile yerine getirdi.

Benzer şekilde medyada sıklıkla IRA ve ETA gibi terör örgütlerinin adı geçmeye, İspanya ile İngiltere örnekleri verilmeye başlandı. Hatırlarsınız Annan Planı nedeni ile Kıbrıs konusu gündemde iken de adadaki realitelerle hiç alakası olmayan Belçika örneği verilirdi. O model diye sundukları Belçika’nın hali ortada. İşte bugün sunulan ‘Bask Modeli’ gibi örnekler de Türkiye’nin gerçekleri ile hiçbir alakası olmayan örnekler. Ancak bunlardan daha önemlisi IRA ve ETA’nın silah bırakarak meşru zemine çekilmesinin arkasındaki dinamikler asla bu çevrelerce ifade edilen sözde nedenler değil.

Bu bilgiler ışığında amacım IRA’nın silah bırakması olayının perde arkasını ve gerçek nedenlerini ortaya koyarak Türkiye’deki duruma farklı bir yaklaşımla ışık tutmak, bu tecrübeden yola çıkarak ileriye yönelik bazı öngörülerimi sizinle paylaşmak.

Birleşik Krallığın başına bela olan ‘Kuzey İrlanda Sorunu’nun temelini atan olay VIII. Henry’nin 1534 yılında Roma ile olan problemlerinin ardından Katolik kilisesinden ayrılarak kendi milli kilisesini kurmasıdır. Bu olayla birlikte Katolik İrlandalılar ile Protestan İngilizler arasındaki husumetin dinsel boyutu şekillenmeye başlamış ve iki toplum arasındaki temel belirgin ayrıştırıcı unsur bu mezhep farklılığı olmuştur.

İngilizlerin acımasız eylem ve politikaları yüzyıllarca sürmüş buna karşın İrlandalılar sayısız kere ayaklanmışlar fakat herhangi bir sonuç alamamışlardır. Tam tersine bu isyanlar ve İngiltere’nin sert müdahaleleri Protestan ve Katolikler arasındaki nefreti arttırmıştır. Ancak, İrlandalıların ortak hafızasındaki en büyük travmaya yol açan olay 1845 – 1848 yılları arasında yaşanan üç yıllık kıtlık döneminde Birleşik Krallık tarafından açlığa mahkum edilmeleridir. Soykırım bezirganlarının ağızına almadığı bu dönemde İrlanda nüfusunun %25’i yaşamını yitirmiş, Yeni Dünya’ya çok büyük göçler olmuştur. Diğer bir deyişle İngiltere Katolik nüfüsa karşı ‘gıda terörü’ uygulayarak bölgenin demografik yapısını kendi lehine değiştirmek amacı ile insanları ölüme mahkum etmiştir.

Kıtlık nedeni ile ABD’ye göç eden İrlandılar 1857’de kurdukları İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşlik örgütü (IRB) ile silahlı mücadeleye başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte İngiltere tıpkı Kıbrıs’ta yaptığı gibi İrlandalılara bazı sözler verdi ancak savaşın bitmesiyle bildiğini okumaya devam etti. Bunun üzerine 1916 yılında örgüt Dublin’de ayaklanarak şehri ele geçirdi. Katoliklerin ilk ciddi başarısı olan bu olay sonucunda çılgına dönen İngiltere şehri topa tuttu ve IRB’ciler teslim olmak zorunda kaldı. Ancak, teslim mektuplarında kendilerini İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army – IRA) olarak tanımlayan isyancılar günüzümüze kadar gelen IRA’nın doğuşuna imza atıyordu.

Yine Kıbrıs’ta ve başka yerlerde olduğu üzere İngiltere meşhur ‘böl ve yönet’ stratejisi doğrultusunda 1922’de ‘İrlanda Yasası’ ile adanın ‘taksim’ edilmesini öngören uygulamayı devreye sokmuş ve Güney İrlanda bağımsız bir devlet haline gelmiştir. Nitekim, İngilizler amaçlarına ulaşmış bu durumu kabul eden ve etmeyen İrlandalılar ile IRA bölünmüştür. İşte bu dönemde adını sıkça duyduğumuz ve siyasi mücadeleyi savunan Sinn Fein partisi kurulmuştur. Öte yandan silahlı mücadelenin devam etmesini savunan grup ise Gönüllü İrlanda Cumhuriyet Ordusu (Provisional Irish Republian Army – PIRA) olarak yolunda devam etti.

‘Kuzey İrlanda Sorununda’ diğer bir önemli tarih 1969 yılı. Bu tarihte halkın taleplerine şiddetle cevap verilmesi ile kraliyet askerlerinin devreye sokulması üzerine IRA 1998 yılına kadar sürecek olan ve İngilizler tarafından ‘Sıkıntılar Dönemi’ olarak adlandırılan aktif eylem sürecine girdi. Bu dönemdeki uygulamalar şiddete karşı olan Katolikleri dahi bir koruyucu güç arayışına itmiş ve IRA’yı etkinliğinin zirvesine taşımıştır. Nitekim halk desteğini arkasına alan örgüt ‘girilmesi yasak olan bölgeler’ (no-go areas) oluşturmuş ve bunun sonucunda IRA’nın etkisini kırmak için Birleşik Krallık 1972 yılında görülmemiş bir büyüklükteki bir askeri operasyonla (Motorman Operasyonu) evleri tek tek arayarak bu uygulamayı sonlandırmıştır.

Yine aynı yıl hepimizin ünlü U2 şarkısından hatırladığı ‘Kanlı Pazar’ (Bloody Sunday) hadisesi ile İngiliz askerleri 13 Katolik sivili öldürmüş ve IRA bu olaya 20’nin üzerinde bombalama eylemi ile cevap vermiştir. Katolik cumhuriyetçi İrlandalıların bu faaliyetlerine Protestan Birlikçiler de Ulster Savunma Birliği (Ulster Defence Regiment) gibi örgütlenmeler ile karşılık verince şiddetin dozu iyice artmıştır. Bunun yanında İngiltere’nin ve yerel polis güçlerinin IRA’ya karşı kurulan bu örgütlere verdiği açık ve gizli destek sorunu çözmekten ziyade daha da karmaşık bir hal almasına neden olmuş ve bir şiddet sarmalının doğmasına yol açmıştır.

Örgütsel yapısı, öncellikleri, hedefleri ve taktikleri devamlı değişse de cumhuriyetçi örgütler varlıklarını muhafaza etmeyi becermişlerdir. Zaman zaman ateşkesler ilan edilmişse de ses getiren sansasyonel saldırılarına devam etmiş ve sorunu gündemde tutmayı başarmışlardır. Bu tarz eylemler sonucunda örneğin Prens Philip’in amcası öldürülmüş, Downing Street’te bulunan başbakanlık ofisi bombalanmış, MI6 binasına roket saldırısı gerçekleştirilmiş, Thatcher’a suikast yapılmış, kendisi kurtulsa da 5 kabine ve parti üyesi yaşamını yitirmiştir.

Nitekim 1998 yılında imzalanan ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’ ile bir normalleşme sürecine girildi ve 2005 yılında IRA silah bıraktığını ve mücadelesini barışçıl yollar ile sürdüreceğini açıkladı. İşte bizi esas ilgilendiren bu sürecin arkasındaki gerçek neden ve dinamikler. Bu zamana kadar çoğunluğu Katolik olan ülkesindeki 40 milyonun üzerindeki İrlanda kökenli vatandaşı nedeni ile IRA’ya karşı hoşgörülü davranan Amerika Birleşik Devletleri 11 Eylül saldırılarının ardından bu tutumunda ciddi değişikliklere gitti. Geçmişte kanlı terör eylemlerine karışan IRA militanlarına dahi siyasi sığınma hakkı veren Washington, örgütün en büyük finansal kaynaklarından biri olan ABD’deki İrlandalılardan gelen maddi yardımların önünü keserek IRA’yı köşeye sıkıştırdı. Benzer şekilde 11 Eylül sonrası global ölçekte teröre karşı oluşan ortamdan da sonuna kadar yararlanan İngiltere ve ABD örgütün legal ve illegal yollardan elde ettiği gelir akışını kesince IRA teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı. Nitelim 2005 yılında ABD baskısı ile silah bırakacağını açıklayan örgüt Eylül 2006 itibarı ile elindeki tüm silahların teslim edildiğini dünyaya duyurdu ve Ağustos 2007’de İngiliz askeri birlikleri Kuzey İrlanda’dan çekildi. O günden bugüne IRA’dan kopan örgütlerin yaptığı küçük ölçekli saldırıların dışında cumhuriyetçi grupların yaptığı kanlı eylemler sona ermiş oldu ve İrlanda’daki cumhuriyetçi hareket tamamı ile meşru zemine çekildi.

İşin püf noktası ABD’nin 11 Eylül sonrası uyguladığı politikalarda gizli. Hatırlayalım Washington’un 11 Eylül saldırılarının ardından başlattığı ‘teröre karşı savaş’ sürecinin en büyük destekçisi İngiltere ve Blair idi. Özellikle Irak’a karşı uydurma kitlesel imha silahları bahanesi ile yapılan saldırının arkasında yine Bush yönetimi ve Blair vardı. İktidara geldiğinden beri IRA’ya karşı ılımlı bir politika izlemesine rağmen ‘silah bırakmadan masaya oturmam’ diyen Blair bir anda fikir değiştirmiş ve sonuçta IRA’nın silahlı mücadele faslını sona erdiren süreç başladı.

ABD’nin öncellikli amacı global ölçekte planladığı askeri operasyonlarda İngiltere ordusunun gücünden yararlanmak ve Londra’nın evindeki sorunlarını çözerek tam anlamı ile bu operasyonlara konsantre olabilmesini sağlamak idi. Benzer şekilde İspanya’da ETA’nın bertaraf edilmesi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Medeniyetler İttifakı’nın diğer eşbaşkanı İspanya Başbakanı Zapatero’nun elini güçlendirmek ve zaten emperyal kültürün çok kuvvetli olduğu İspanya’yı da planlanan sürece dahil etmek amacını taşıyordu. Fransa ve Sarkozy’den sanırım bahsetmeye gerek dahi yok.

Türkiye’nin pazarlayabileceği en büyük ürününün ordusu olduğu uzun yıllardır sıklıkla duyduğumuz bir söylem. Benzer şekilde Kuzey Atlantik Birliği (NATO) ve ABD’nin Türkiye’ye bir polis rolü biçtiği de bilinen bir durum değil mi? Yakın zamanda Irak’tan çıkacak olan Amerika’nın ardından oluşacak boşluğu doldurmak için bu ülkeye sınırdaş olan Türk askeri gücünden yararlanmak istemesi bu bilgiler ışığında son derece mantıklı bir varsayım. Burada en önemli sorun ise Irak’taki olası bir Türk askeri varlığına meşru bir zemin hazırlamak. Bu bağlamda Hillary Clinton’un son açıklamasında İran’a NATO ve Türkiye üzerinden aba altından sopa göstermesini de atlamamak gerekiyor.

Başbakanın açılımdan ve alışagelmiş söylem ile politikalarından yaptığı keskin dönüşü bu perspektiften değerlendirmemiz gerekiyor. Buna bağlı olarak etki ve yoğunluğunu devamlı olarak arttıran terör saldırıları gerek içeride gerekse dışarıda bu meşruiyet arayışlarının paralelinde olan gelişmeler. Basına sızan MİT – PKK görüşmesindeki arabulucunun İngiliz veya Amerikalı olması ise ayrıca not edilmesi gereken bir durum.

Bunların üzerine Suriye konusunda da Türkiye’nin askeri müdahalesinin ciddi bir şekilde tartışıldığı gerçeğini eklersek sanırım resim daha da net bir şekilde ortaya çıkıyor. Gerek Irak’ta gerekse Suriye’de Türk askeri kuvvetine biçilen bu rolü Ankara’nın tıpkı Londra gibi daha etkin bir şekilde yerine getirmesi için aynı IRA örneğinde olduğu gibi PKK terörünün bitirilmesi ve terör örgütünün meşru zemine çekilmesi gerekiyor. Daha önce “Türkiye’ye bir Kürt kedisi dahi vermem’ diyen Amerikan kuklalarının bugün Ankara ile her türlü işbirliğine hazır olduklarını açıklaması ayrıca çok manidar bir durum.

Sonuç olarak IRA ve İngiltere gerçeğinden yola çıkarak yakın dönem içerisinde ABD, NATO, BOP çıkarları doğrultusunda PKK’nin askeri açıdan bitirilebileceğini ve hareketin meşru zemine çekilebileceğini öngörmek mümkün. Böylelikle içeride ‘terörü bitiren iktidar ve başbakan’ etiketi ile Türkiye üzerinden öncellikle Irak ve Suriye üzerinde yaptırılacak olan taşeron operasyonlar için halk desteği sağlanmış olacak. Özal döneminde ve Birinci Körfez Savaşı sırasında olduğu gibi sınır ötesi maceralara dur diyecek bir Genelkurmay Başkanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesi de olmadığı için Türk ordusu bir lejyoner ordu haline gelecek ve Somali’den Afganistan’a emperyal güçlerin kendisine çok önceden biçtiği ‘global polis’ rolünü oynamaya başlayacak.

Dilerim bu öngörümde yanılırım ve her şerde bir hayır olduğu gibi her hayırda da bir şer olabileceği gerçeğini milletimiz bu vesile ile öğrenmez.



K. Murat Yıldız
Odatv
Devamı..…

Selcan Taşçı yazdı:"Kardeşin vedası Ben sonra ağlarım abi"

Pazartesi, Ekim 24, 2011 |
Son nefesini verdi, diye Gülden abla çağırınca, gelip yüzünü ellerimin arasına aldım. O, benim çok iyi bildiğim tebessümün duruyordu yine yüzünde. “Bir şey yok, sadece öldüm, o kadar, üzülmeyin” der gibi...
O tebessümünü aldım abi, bende... Bizimkiler üzülmesin diye herkesten önce toplayıp içine attığın acıların, üzüntülerin üzerine çektiğin o tebessüm. Sana bakan herkesi rahatlatan o malum tebessümün. Ölümle pençeleşip yoğun bakımda gözümü ilk açtığımda tepemde gördüğüm o sımsıcak tebessüm. “Hikmet Bila” denilince herkesin gözünün önünde beliren o olgun tebessümün. “Nasıl olacak Fikret” diye sorduğunda, “iyi olacak abi” yalanımı yüzüme vurur gibi beliren o tebessümünü aldım yanıma. Biliyorum ona çok ihtiyacım olacak.
Biliyor musun, endişelendiğin gibi olmadı. Bir yıldır planladığın gibi kimseyi üzmeden ölmeyi başardın. Mehmet abim epilepsi nöbeti geçirmedi, ablam ve Sevinç çığlıklar atmadı. Dursun abim uzun uzun sarıldı sana. Hepsi istediğin gibi davrandı. Üzülmesin diye hep uzakta tuttuğun Baran koydu mezara seni, Dursun amcasıyla birlikte. Hiç korktuğun gibi olmadı. Babasının oğlu gibiydi, dimdik, ayakta...
Gözlerim çok sık doldu ama söz verdiğim gibi ağlamadım. Hani derdin ya “Fikret sen ağlama ki bizimkiler korkmasın, sonra ağlarsın”, aynen öyle yaptım. Ben sonra ağlarım abi... Öğrettiğin gibi kimseyi üzmeden.
Sen, mahallede bana efelenenlere “küçük abime söylersem gününü görürsün” dediğim abimdin. Beni pataklamaya kalkan büyük çocuklara “erkeksen abime çıksana” dediğim abim. Sana “küçük abi” derdim, biliyorsun. Küçük dediysem abilerimin en küçüğü olduğun içindi. Küçük dediğime bakma; sen, benim için kocaman bir abiydin her zaman.
Küçük abi;
Yatağının başucunda, yüzün ellerimdeyken, çocukluğumuz geçti gözümün önünden. Aklıma önce o Afrikalı aç kız çocuğu geldi. Hani kolunda mika bilezik olan var ya; işte o! Gazetede o açlıktan iskelete dönmüş küçük kıza bakarken, “bana açlığından daha çok şu kolundaki mika bilezik koyuyor” demiştin. Anlamamıştım. “Yani şöyle” diye izah etmiştin; “Aç olmasına aç da, kız çocuğu ya bir de güzel olmak zorunda ya, işte o koyuyor, süslenmiş kendine göre yavrum...” Nedendir bilmem ama yüzüne bakarken bu geldi aklıma. Hiç unutmamıştım o bakış açını. Kız çocuklarına neden daha çok üzüldüğünü, neden önce onları koruyup kolladığını, ablama aldığın ilk hediyenin neden pudra olduğunu o zaman anlamıştım. Belki o yüzden, yüzüne bakınca ilk o küçük kız geldi aklıma.
Sonra, Zonguldak belirdi. Sana hayıflandığım, küstüğüm arı savaşı geldi aklıma. Hani, ağaç kovuğundan bölük bölük çıkıp bize saldıran eşek arılarına karşı elindeki dalla tek başına savaşırken, beni ikide bir kovduğun, o heyecanlı macera. Elimde dal her hamle yaptığımda kovalamıştın beni. Beni niye ekibe almıyor, Melih’ten ne farkım var diye gönül koyduğum o arı savaşı. Ağzın gözün şiş içinde arıları uzaklaştırdığında bile anlamamıştım beni niye savaşa sokmadığını. Avuçlarımdaki tebessümünden şimdi anladım.
Sonra 1969’a takıldım. Amstrong Ay’a ayak basmış, biz niye bir füze yapmıyoruz, deyişin geldi aklıma. Dursun abimin tehlikeli diye söz verip de ocak ambarından bir türlü getirmediği karpiti, maden işçilerine yalvarıp nasıl aldığımızı, gizlice kömürlüğe nasıl heyecanla sakladığımızı. Beşlik zeytinyağı tenekesinden yaptığın füzeyi, evin arka bahçesine özenle açtığımız küçük kuyunun üzerine nasıl heyecanla yerleştirdiğimizi; ince oluktan gönderdiğimiz su karpite değdiğinde çıkan o gaz sesini ve ip gibi çektiğimiz barutla gönderdiğimiz ateşi alınca, teneke füzemizin yukarı doğru fırladığını, o anda birbirimize sarılıp nasıl da “biz Ay’a da gideriz” havasına girdiğimizi, hatırladım. Tebessümün de vardı, yine...
Daha 12 yaşında nasıl koca bir abi olduğunu hatırladım. Kulağım ağrıyor diye sabahın 3’ünde küçük sobamızı nasıl nar gibi yaktığını; havlu ısıtıp kulağıma koyduğunu, havlu çabuk soğuyor diye kızarttığın sıcak ekmekleri havluya nasıl sardığını hatırladım. Kulağımın ağrısını hissetmeyeyim diye nasıl sabaha kadar susmadan konuştuğunu; daha o yaşta, kutupların keşfinden gezegenlerin sıralanışına, Edison’un kim olduğuna; sabunun zeytinyağından yapıldığından, Uzun Hasan’ın kömürü nasıl bulduğuna kadar ne çok şey öğretmiştin. O geceyi hatırladım; tebessüm ediyordun yine... Ayakkabı alınma sırası sana geldiği halde; naylon ayakkabılarını telle nasıl diktiğin geldi gözlerimin önüne. Sonra anneme gidip, “benim ayakkabım sağlam, Mehmet abime alalım, daha dün bayıldı ya, iyi gelir” diye büyük büyük konuştuğunu, hatırladım. Hatırladın mı, gibisinden baktım tebessümüne...
Rahat uyu küçük abi;
İnsanların sana nasıl sevgiyle koştuklarını dün gördüm. Seni neden sevdiklerini anlattılar. Anlamışlar seni. O insanlığın, inceliğin, dürüstlüğün, sevgi dolu yüreğin bulmuş yerini; rahat uyu! En çok Baran’ı merak ettiğini biliyorum.
Baran’ı merak etme abi...
Artık iki oğlum var:
Büyüğü Baran,
Küçüğü Cem...
Hele beni hiç merak etme...
Herkes bir toparlansın...
Ben sonra ağlarım abi...
Fikret Bila / Milliyet







Zamansız oldu
Şehitlerimizin acısı, cenaze törenlerinin ardından bir kez daha yüreklerimizde derin yaralar açtı. Kendilerine Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyoruz. Acılarının ne kadar büyük olduğunu biliyoruz. Umarız ki en büyük tesellileri, benzer acıların bir daha yaşanmaması olur... Benzer bir acıyı medya ve Milliyet olarak Hikmet Bila’nın ölümüyle bir kez daha yüreğimizde hissettik. Daha çok gençti, daha yapacak çok işi vardı. Ama o da bıraktı gitti. Tıpkı Yalçın Çınar gibi.
Onların sevgili ailelerine de, zamansız her iki veda için sonsuz sabır diliyoruz...
Kansere yenik düşen genç arkadaşlarımızın sayısı o kadar çok ki, terör gibi artık onun da sonu gelsin...
Abbas Güçlü / Milliyet







İnsan bu kadar haysiyetsiz olur mu!
Habur’daki PKK’lıları ekrana çıkarıp bülbül gibi şakıtırsan millisin;
Silivri’de feryat eden subay eşlerini iki kelime konuşturursan gayrimilli...
Deniyor ki...
Medya milli duruş sergilemeli.

*

Benim anladığım şu:
Analar ağlamasın, milli... Ağlayan şehit anasını göstermek, gayrimilli.

*

Şak diye sorayım mesela...
Apo hangi takımı tutuyor?
Şak diye biliyorsunuz di mi?

*

Bilmeniz normal... Fellik fellik Bekaa’ya koşturup, hangi takıma gönül verdiğini pek merak ediyormuşuz gibi detaylı detaylı anlatmışlardı. “Milli duruşturmacı gazetecilik” deniyor buna.
TBMM korumaları tarafından dövülen, kör gözüne gaz sıkılan, protez ayağına çelme takılan gazilerin... “Çekiştirmeyin, kolum çıkıyor” diye bağırmasını göstermek ise, gayrimilli.

*

Zorlayın hafızanızı... Bin Ladin’le röportaj yapan Amerikalı gazeteci var mıydı? Hamas’la görüşüp, mesajlarını manşetten duyuran İsrailli gazeteci gördünüz mü hiç? Çeçenler canımız ciğerimiz ama, empati ayağına yatıp “aslında onların da haklı olduğu taraflar var” diye makale döşenen Rus gazeteci okudunuz mu? Kitap yazıp, Apo’yu şut çekerken kapak yaptılar... Futbolun beşiği İngiltere’de gol atarken poz veren IRA militanı yayınlandı mı?
Sizi gidi milliler sizi!

*

Kandil’de Karayılan’la cankuş gibi sohbet edip, hatıra fotoğrafı çektirip, basın toplantısını naklen yayınlarsan, millisin... Teröristle masaya oturan MİT ’çilerden bahsedersen, gayrimilli.

*

Habur’da havai fişek atanları ekrana çıkarıp, bülbül gibi şakıtırsan, millisin... Silivri’de feryat eden subay eşlerini iki kelime konuşturursan, gayrimilli.

*

Bebek katillerine af istersen, şeref madalyalı kahramanları yalan haberlerle infaz edersen, millisin... “İnsan bu kadar haysiyetsiz olabilir mi?” diye sorarsan, gayrimilli.
Yılmaz Özdil / Hürriyet







Batı demokrasisinin çözümü: Son kullanma tarihi geleni öldür
Önce Saddam olayında yaşadık. Başta Amerika olmak üzere tüm batılı ülkeler Irak’ın lideri Saddam’ı “dünyanın en kanlı diktatörü” ilan etti. Hepsi Saddam’a silahları veren, ülkesinde diktatör olmasının yollarını açan, komşularına saldırmasına göz yuman ülkeler olduklarını unutup Saddam’ı hedef seçtiler.
Ardından Amerikan ordusu Irak’ı işgal etti. Irak halkının Saddam heykellerini yıkması, terliklerle dövmesi büyük keyifle tüm dünyaya izletildi. Türkiye de bundan payını aldı. Hepimiz müthiş birer Saddam karşıtı kesildik. Amerikan askerlerinin neden olduğu olaylar nedeniyle 1 milyona yakın Müslüman’ın öldürülmesine de alkış tuttuk.
Başbakanımız Amerikan askerlerinin başarılı olması için dua ettiğini bile söyledi.
Sonunda Saddam yakalandı. Güya bir Irak mahkemesi tarafından yargılandı. İdama mahkum edildi. Saddam Amerikan televizyonlarının görüntü almasına izin verilen bir infaz töreniyle asıldı. Öldürüldü.
Sonra sıra Bin Ladin’e geldi. Afganistan’da Amerikan ajanları tarafından yetiştirilen, Sovyetler Birliği’ni devirmek için düzenlenen operasyonlarda yüzlerce kişiyi öldürmesine izin verilen Usame Bin Ladin, komünist sistemin yıkılmasından sonra “kullanma süresi bitmiş mal” muamelesi görerek kenara atıldı. Libya lideri Kaddafi bir zamanlar batının en sevdiği diktatördü. Onun diktatörlük yolu adeta kırmızı halılarla döşendi. Günün birinde Kaddafi kendini gerçekten güçlü sanarak Batı’ya baş kaldırdı.
Ve tabii ki hemen “kanlı diktatör” ilan edildi. Çevresi sarıldı, ambargolarla sıkıştırıldı. Ama olmadı. Bu kez ülkedeki muhalefet Batı’nın jetleriyle bombalarıyla, füzeleriyle desteklendi. Muhalefet “özgürlük ve demokrasi” için yaratılan “Arap Baharı’nın” baş döndüren şehvetiyle Kaddafi’ye saldırdı. Sonunda Kaddafi sıkıştırıldı.
Kendi halkı Kaddafi’yi linç ederek öldürdü.
Batı demokrasisi şimdi çok mutlu. Keyifli. Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya özgürlük ve demokrasi geldi.
Can Ataklı / Vatan







Ülkesini emperyalizme açmayanın sonu böyle olur!
Amerika ve Fransa, Libya halkını saldırılara karşı korumak için BM’den karar çıkardılar. Ama nihai amaçları elbet Kaddafi’yi ortadan kaldırmaktı. 8 aylık savaştan sonra bu amaçlarına ulaştılar.
Kaddafi anlaşılan kuşatmayı yarmak isterken yaralanmıştı. Ama teslim olmadı. Libya liderini kendi halkına linç ettirdiler. Kanlı fotoğraflarını bütün dünyaya yaydılar. Batı gazeteleri “Hukuksuz diktatörün sonu” gibi başlık attılar. Günahı ne hukuksuzluktu, ne diktatörlük. Öyle olsa en başta Suudi Arabistan Kralı alaşağı edilirdi. Kaddafi’nin günahı ülkesini Batı’ya sömürtmemesiydi. Son zamanlarda Rusya ve Çin’e açılması Batı’yı iyice kızdırmıştı.
Batı’nın kişilikli liderlere verdiği mesaj açık:
“Ülkesini emperyalizme açmayanın sonu böyle olur, ayağınızı denk alın.”
Şimdi sırada Suriye var. Muhtemelen önce Suriye’nin içindeki muhalif unsurlar kışkırtılıp, ayaklandırılacak, Esad’ın sonu hazırlanacak...
Türkiye bu ihaleye gönüllü bar fedaisi iştahıyla hazırlanıyor.
Orta Doğu’yu ve bizi, bugünden daha kritik günler bekliyor...
Melih Aşık / Milliyet







İktidara yakınlıklarıyla bilinen Deniz Feneri sanıkları “suç vasfının değişme ihtimalinin olması, delilleri karartma şüphesinin bulunmaması, kaçma şüphelerinin olmaması, delillerin toplanmış olması” gerekçesiyle serbest bırakılmış.
Dilerim adalet, Ankara’da ayrı, Silivri’de ayrı işlemez ve yıllardır içeride yatan sivil ya da asker Silivri sanıkları da aynı gerekçeyle tahliye edilme olanağına kavuşur.
Emre Kongar / Cumhuriyet







GÜNÜN SORUSU
Deniz Feneri soruşturması kapsamında üç aydır cezaevinde tutulan Eski RTÜK Başkanı Akman’ın da aralarında bulunduğu altı kişi tahliye edilmiş. Milletvekillerine tanınmayan özgürlük, onlara tanınmış! İki sorum var:
Madem bu adamlar suçsuzdu; o zaman ilk mahkeme neden tutuklanmalarına karar verdi, itirazı reddedip bunca insanı üç ay içeride tuttu? Ve siz... Tahliye kararlarına şaşırdınız mı?
Mustafa Mutlu / Vatan


Selcan Taşçı
Yeniçağ
Devamı..…

Google+ Takip

Güncel Bloglar