Yoksa insanlık ölmüş mü?



SEVGİLİ okuyucularım, Orgeneral Ergin Saygun Genelkurmay İkinci Başkanı, sonra 1. Ordu Komutanı idi. Balyoz Davası sanıkları arasına onu da kattılar ve tutuklama kararı çıkardılar.

Sağlık durumu çok kötüydü ve Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Hastanesi ’nde yatıyordu.

Saygun Paşa bu durumda AKP ’nin yan kuruluşu olan Adli Tıp Kurumu ‘na havale edildi ve sağlık durumunun incelenmesi istendi. Bu Kurum raporunu derhal verdi: “Cezaevinde yatmasında herhangi bir sakınca yoktur.” Böylece Silivri’ye gönderildi. Ancak sağlık sorunları hapishanede daha da arttı. Birkaç kez hapishaneden hastanelere sevk edildi.

Şimdi size Saygun Paşa’nın hiç tanımadığım kızı Ece Saygun ’dan aldığım mektubu biraz kısaltarak iletiyorum.

Bunu lütfen bir “İnsan” gözüyle okumanızı rica ediyorum:

“Babam geçtiğimiz pazartesi günü, yatmakta olduğu Mehmet Akif Ersoy Hastanesi’nden taburcu oldu. Hastane babam için bir rapor yazdı. Ekte özetini gönderiyorum.

Babamın sağlığı açısından geldiğimiz noktayı özetliyor. Ne yazık ki durum iç açıcı değil.

Acilen klinik stabilizasyonun sağlanacağı bir tıp merkezine sevki gerektiği bildiriliyor. Sonuç bölümünde ise şöyle deniliyor:

‘Ergin Saygun’un klinik durumunun kötüleşme riski bulunmaktadır ve bu nedenle tekrar ilgili merkezlere gönderilmelidir.’

Hep yüreğimiz ağzımızda, ‘gelebilecek’ bir haberi bekliyoruz ailece.

Günde üç kez şekeri ölçülüp insülin ayarlaması yapılacak diyor raporda, bunu kimin yapacağı belli değil.

Günde iki kez nebulizatör kullanması gerekirmiş. Ancak bunu cezaevinde kim yapacak belli değil. Çünkü sabah ve akşam gerekli doz ayarlamalarının yapılması ve babamın böyle tedavi edilmesi gerekiyor. Bu da uzman hekim tarafından günde iki kere, sabah ve gece yatmadan önce uygulanması gereken bir tedavi.

Şu anda bizim çarşıdan aldığımız derme çatma astım aletini kullanıyor.

Cezaevinde bulunan revirde tıbbi alet sıkıntısı var. Dopler, tomografi, echo gibi babam için çok büyük önem taşıyan cihazlar yok.”

Ece Saygun mektubunda daha sonra hapishaneden hastaneye sevk olayını anlatıyor:

“Revirde bu aletler olmadığı için, babamı tutuklu bulunduğu iki ayda tam altı kere Silivri Devlet Hastanesi’ne sevk ettiler. Hastaneye sevkler ambulansla değil, cezaevi araçlarıyla yapılıyor. Babam o araçlara ancak dört Mehmetçiğin yardımı ile inip binebiliyor.

İki kişi yukarıdan çekiyor, iki kişi aşağıdan ittiriyor. Karga tulumba, nefes nefese cezaevi aracına bindirilip hastaneye gidiyor.

Etrafında Kalaşnikoflu dört Mehmetçik, bir jandarma subayı, bir infaz memuru. Sevk kağıdının köşesinde bir ibare: ‘Dikkat! Silahlı terör örgütü mensubudur. Kaçabilir, kaçırılabilir.’

Çok şükür, son seferinde ambulansla gitti de çok sevindik!!!”


“Babam el ve ayaklarındaki ağrılar için 27 Nisan tarihinde Silivri Devlet Hastanesi’ne başvuruda bulundu. Hastane bir EMG tetkiki için başka bir hastaneden 19 EKİM 2012 tarihine randevu almış! Bu tetkik olmadan tedavi olmayacağına göre, demek ki ekim ayına kadar bu ağrıları çekecek.

Artık ne diyecek söz kaldı, ne de babama dayan diyecek nefes.

Bu kadar yazdınız çizdiniz, ben anladım ki bizi duyacak yürek kalmamış.

İşte böyle. Her şey için, yüreğimin en içinden çok, ama çok teşekkür ederim.”


Bu satırları okuyan bazılarının şimdi içinden “Oh olsun, beter olsun” dediğini duyar gibiyim. Çünkü adına “İnsanlık” denilen kavramı çoktan unuttular, siyasetin o pislik yuvası kısır döngülerine alet ettiler.

Yine bu satırları okuyan yetkililerin de hiçbir olumlu adım atmayacağından ismim gibi eminim.

Ece Saygun mektubunun son bölümüne belgeleri, hastane raporlarını eklemiş.

Adli Tıp Kurumu Raporu: “ Diyeti, tedavisi ve poliklinik kontrolleri sağlanarak cezaevi şartlarında infazına devam edilebilir.”

Cezaevi doktoru Ekrem Sabancıoğlu ’nun yazısı: “… Zorunlu tutulan diyet uygulaması cezaevi mutfak birimlerine bildirilmiştir. Ancak gönderilen diyet yemekleri belirlenen özelliklerde değildir...”

Ece Saygun yazıyor: “Cezaevinde diyet kontrolü diye bir sistem mevcut değil. Sadece her gün çıkan yemeğin bir kısmı tuzsuz ve yağsız olarak yapılmakta ve diyet olarak o verilmektedir. Şeker, yüksek tansiyon, böbrek yetmezliği ve kan sulandırıcı gibi çeşitli etkenlerle, yiyebileceği şeyler zaten çok kısıtlı. Ancak cezaevi şartlarında bu mümkün olmuyor.

Babamın tedavi imkanları kısıtlı. Baş dönmeleri ve ayaklarındaki nöropati nedeniyle ancak bastonla yürüyebiliyor. Hastalık komplikasyonları birbirini etkiliyor. Değişik doktorlar tarafından izlenmesi gerekiyor. Revirde tıbbi alet sıkıntısı var.”

Mehmet Akif Ersoy Hastanesi’nden taburcu edilirken verilen raporda bir sürü hastalık ismi sayılıyor da, onların teknik tabirlerine girmiyorum. Ancak raporda şu öneriler yer alıyor: “Kolesterol ve tuz içeriği düşük diyet. Hastanemizde iki haftada bir (teknik deyimler sıralanıyor) takibi ve gerektiğinde yatarak tedavisi.

Kan şekeri takibi günde üç kez ve insülin tedavisinin kan şekeri takibine göre düzenlenmesi.

Acilen klinik stabilizasyonu sağlanmazsa, nöroloji, endokrinoloji ve kardiyoloji merkezlerinin bulunduğu bir klinikte takibi.

Nefes darlığı nedeniyle nebulizatör ihtiyacı vardır.

Yukarıdaki tanılar ve hastanın klinik gidişi göz önüne alındığında, hastanın klinik durumunun kötüleşme riski olduğundan konsültan doktorların yakın takibinde tekrar ilgili merkezlere yönlendirilmesi uygun görülmüştür.” Raporlarda ayrıca çok sayıda hastalık sayılıyor. Kalpten akciğerlere, şekerden göğüs ağrılarına kadar bir sürü hastalık. Onlara burada girmiyorum.

İşte bu hasta, Adli Tıp Kurumu tarafından verilen “İnfazı cezaevinde yapılabilir” raporu doğrultusunda hapishanede tutuluyor!

Kızı “Babam elden gidiyor” diye feryat ediyor, Orgeneral Saygun ‘u tutuklayan mahkemeye bu sağlık raporları avukatı Sedat Küçükyılmaz tarafından sunuluyor ama tık yok. Ben bu yazıyı “İnsanlık” adına yazdım. Birilerinin “Oh olsun, beter olsun” diyeceğini bile bile yazdım ve insanlık görevimi yerine getirmeye çalıştım.

Bu yazıyı sadece Orgeneral Ergin Saygun için değil, hapishanelerde bulunan, sağlık sorunları yaşayan ama sesini dışarıya duyuramayan binlerce hükümlü ve tutuklu adına yazmış oldum.

Ötesini yetkili makamlar, hastaneler ve mahkemeler bilir. Yazımın başlığını bir kez daha yazıyorum: Yoksa insanlık ölmüş mü?

Galiba ölmüş.



Emin Çölaşan
Sözcü