Emre Kongar yazdı: "Baskı ve Sansürden Daha Tehlikeli Olan"

Hemen ilk cümlede yazının başlığını tamamlayalım:

Baskı ve sansürden daha tehlikeli olan, bunların varlığının reddedilmesi ve hatta ülkedeki özgürlüğün en ileri ülkelerden bile daha ileri olduğunun söylenmesidir.

Çünkü o zaman bu sorunların çözülmeleri olanaksızlaşır!

***

Önce nesnel verilere bakalım:

1) Türkiye’nin ikinci en büyük medya grubu olan Ciner Grubu’nun dağıtım şirketine, gazete, televizyon ve dergilerine el konmuş, bunlar iktidar yanlısı bir sermayeye devredilmiştir.

2) Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu olan Doğan Grubu’na bütün maddi değerinin üzerinde para cezası kesilmiş, grup küçülmeye, politika değiştirmeye zorlanmıştır.

3) Bu arada, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere politikacılar medya patronlarını, gazetecileri ve köşe yazarlarını kişisel olarak hedef almış, açıkça bunlara müeyyide uygulanması gerektiğini belirtmiştir.

4) Yazarlar ve gazeteciler artık Türkiye sınırlarının dışında da eleştirilere konu olan davaların sanıkları olarak, sadece yazdıklarından dolayı değil, henüz yayımlanmamış kitaplardan dolayı bile hapse atılmıştır.

5) Bütün bu oluşumların sonunda Türkiye, hapisteki gazetecilerin sayısı bakımından Çin’in de önüne geçerek dünya birincisi olmuştur.

6) Baskı, sansür ve bunun sonunda ortaya çıkan otosansür, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası gibi ülkedeki meslek kuruluşlarının yanı sıra, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) gibi pek çok uluslararası meslek kuruluşunun ve ABD ile Avrupa Birliği’nin eleştirilerine konu edilmiştir.

7) Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırlandığı ve kısıtlandığı, hem yargıdaki davalarla hem de medya üzerindeki baskılarla ortaya konmuş, bunun sonunda ülkenin rejimi “kusurlu demokrasi” veya “melez rejim” kategorilerine sokulmuştur.

Sonuç olarak Türkiye’nin “ifade özgürlüğü” bakımından hasta olduğu sadece nesnel olaylar açısından görülmekle kalmamış, yerli ve yabancı, sivil toplum kuruluşları ve resmi örgütler tarafından da kabul edilmiştir.

***

Ne yazık ki ülkeyi yönetmek sorumluluğu taşıyan AKP iktidarı, ülkemizdeki ifade özgürlüğü sorunları açısından tam bir reddiye içindedir:

Bu reddediş neredeyse mizahi boyutlardaki inkârcı söylemlerle ifade edilmektedir:

Örneğin 17 Şubat 2011’de zamanın İçişleri Bakanı Beşir Atalay ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Türkiye’deki basın özgürlüğüne ilişkin sözlerini değerlendirirken “Türkiye, basın özgürlüğü açısından Amerika’dan daha çok basın özgürlüğünün olduğu bir ülkedir” demişti.

Örneğin 7 Nisan 2011’de zamanın Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcı Bülent Arınç, Türkiye’de hiçbir gazetecinin işini yapmasından ötürü tutuklanmadığını iddia etmiş ve Ergun Poyraz’ın kitaplarını ele alarak, “Türkiye’de hükümetlere karşı, parlamentoya karşı bir psikolojik harekât başlatılmıştı. AK Parti’nin önde gelen üç kurucusu Başbakan, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı hakkında bu kişiye birileri kitap yazdırdı” demişti.

Örneğin, Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki baskıları eleştirdiği 2011 “İlerleme Raporu” hakkında konuşan Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış 13 Ekim 2011 tarihinde “Son 9 yılda basın özgürlüğü konusunda tarihte hiçbir hükümetin cesaret edemediği düzenlemeleri AK Parti hükümeti hayata geçirmiştir. Şu anda mesleğinden dolayı cezaevlerinde tutuklu bulunan ve hüküm giymiş tek bir gazeteci dahi yoktur. Mesleği ile ilgisi olmayan illegal faaliyetlerde bulunmuş bazı gazetecilerin yargılanması ve bu kapsamda tutuklanması tamamen yargının tasarrufunda bir husustur” dedi.

***

Gazeteciler, yazarlar, bırakın yazdıklarını, henüz yayımlamadıkları kitaplardan dolayı bile hapiste çürürken, demokratik taleplerini belirten öğrenciler “terör örgütü üyeliğinden” hapse atılırken, Türkiye’de “ifade özgürlüğü sorunu” olmadığını öne sürmek…

Hapiste yatanların mesleki faaliyetlerinden dolayı değil, terör eylemlerinden dolayı içeride olduklarını söylemek…

Türkiye’nin medya özgürlüğü konusunda “ABD’den bile ileri olduğunu” iddia etmek…

Bilmiyorum hangi isimle adlandırılmaları gereken davranışlardır!

Emre Kongar
Cumhuriyet