Haydi artık “Şaka yaptık” deyip salın şu içerdekileri
Fethiye’deyiz. “Azınlık” oynuyoruz. Çoğunluk seyrediyor. Festival kapsamında bir de ödül verdiler bana “İnatçı keçi” ödülü. Böylece Azınlık oyununun aldığı ödül sayısı altıya yükseldi. Ne mutlu bana. İnatçı ve korkusuz olduğum bir gerçek... Yoksa doğruları savunamazsınız, pısar kalırsınız. Cumhuriyet savunulmaya, sahip çıkılmaya değer bir rejimdir.
Şehir tiyatroları gecesi
Telefonum çaldı, beni arayan Vasıf Öngören’in kızı. Öngören; “Asiye nasıl kurtulur” oyunun yazarı. Levent Abi, tiyatrolar kapatıldığı için direnişteyiz, gel sen de bizimle diren. Cevap: Tamam emrin olur. Oyunumdan bir bölüm mü oynayayım, yani ne yapmamı istersiniz? “Abi senin ağzın laf yapar” halka hitaben konuş, gerçekleri söyle ama yarım saatten kısa olmasın.”
Memnuniyetle kabul ettim ve katıldım geceye. Sıram geldiğinde anons ettiler, sahnede yerimi aldım ve başladım konuşmaya. Son derece iyi gidiyor, seyirci avucumun içinde, gözleri gözümde... Henüz yarım saat olmamış ki sahnenin önünde bir yerde Şehir Tiyatroları Yönetmeni Engin Alkan, bana sağ ve sol işaret parmaklarını birbirinin üzerinden döndürerek; toparla - kısa kes, anlamında işaret yapıyor. Ya konuştuklarım işine gelmedi, ya korktu, ya da herhangi bir şey. Ne var ki çok ayıp. Seni desteklemek için gelmiş bir ustanın sözünü kesiyorsun, büyük saygısızlık. Hemen bitirdim konuşmamı ve sahneyi terk ettim. Benden sonra da genç bir kızımız pop söylemeye başladı. Yani programın saatinin aksamaması, destek vermekten, halkınızı aydınlatmaktan daha mühim anlaşılan.
Hükümet; Devlet Tiyatroları’nı, Şehir Tiyatroları’nı, Senfoni Orkestrası’nı kapatmış. Herkes isyanlarda...
Hükümet bir bildiri yayınlayıp “Tiyatrolar kapansa da oyuncular maaşlarını alacak” diyor, bu direnişi kırıyor. Sanatçıların pek çoğu direnmekten vazgeçerken, diğerleri de sırf direniyormuş gibi görünerek sessiz ve pasif direniş yolunu seçiyorlar. Benim gibi sazanlar da herhangi bir menfaati olmadan, sırf inandığı için direnmeye koşuyor ve orada parmak işaretine maruz kalıyor. “Önce maaşlarınızı vereceğiz” derler.
Ortalık yatışınca, önce hükümet ödemeyi vaat ettiği maaşları yarıya indirir, sonra tamamen keser. Siz tekrar direnmeye kalkarsınız ama çok geç olur. Sonra Levent Kırca’yı da o direnişe davet edersiniz, ama parmak işareti yapacağınızı bildiği için gelmez.
Aksak Timur, fillerini bakılması için köylülere bırakır. Köylüler ne yapsalar bu iki obur fili doyuramaz, Hoca’dan yardım isterler. Hoca, hep beraber gidelim, durumu Timur’a anlatalım, der. Yola koyulurlar... Timur’un gazabından korkan köylüler birer ikişer sıvışıp kaybolur. Hoca tam Timur’un kapısına gelmişken bir de bakar ki fillerden şikâyetçi olan köylülerden hiç biri yok ortada, hepsi tüymüş.
“Buyur Hoca Efendi ne istiyorsun?” diye soran Timur’a şöyle cevap verir; “Hünkârım, köylüler senin bakılması için verdiğin bu iki filden çok memnun, varsa birkaç fil daha istiyorlar” deyiverir.
İki fille yolladıkları Nasrettin Hoca’nın altı-yedi fille geri döndüğünü gören köylüler, ne diyeceklerin bilemez, apışıp kalırlar.
Eşekler binek hayvanı olarak güzel
Size “hiç eşek yediniz mi ya da devekuşu?” diye sorsalar, bu soruyu sorana kızar, “saçmalama” dersiniz. Burası Türkiye, eşeği de, devekuşunu da size yedirmişlerdir de, belki siz farkında değilsinizdir. Geçenlerde yetkililer açıklama yaptılar, bir çok önemli markanın “yüzde yüz dana eti” diye piyasaya sürdüğü ürünlerde at ve eşek eti kullanılıyormuş, ne eşeklik ama. Mesela “Pınar”ın yüzde yüz dana sosislerinde de “kanatlı eti” tespit edildi. Kanatlı eti yani bildiğiniz tavuk, hindi, kaz, ördek, bıldırcın, devekuşu falan. Markette dedim ki, peki Pınar’ın etlerinin kanatlı eti karıştırılarak yapıldığı resmen açıklanınca Pınar ürünlerine karşı bir ilgisizlik başladı mı?
Marketin sahibi, “yok ya, millet farkında bile değil” dedi. Kendi kendime; bu millet devekuşu, eşek, vs, yediğini ve daha bazı birçok şeyi acaba ne zaman fark edecek, diye düşündüm. Ben şahsen artık Pınar’ın ve diğer mimli markaların hiçbir ürününü almıyorum, sularını bile. Sucuğuna tavuk, devekuşu ya da eşek katan, kim bilir suyuna ne katmaz. Sucukları yaparken o kadar eşek kesiliyor, ülkede eksilmesi gerekirken her yan nasıl böyle eşekle dolu, onu da anlamış değilim.
İdris Naim Şahin
Bakan uçağa biniyor. Kapıdan girer girmez bir dolu yolcu Naim Bey’i alkışlıyor. Naim Bey’in kolları kabarıyor, kendisini alkışlayanlara başıyla ve eliyle selam veriyor. Alkış dinmiyor... Demek ki, diyor İdris Bey, benim de bu ülkede yaptıklarımı beğenenler var. Hostes İdris Bey’in kulağına eğilip; “Siz geç bindiniz, uçağı yarım saat geciktirdiğiniz için sizi alkışlayarak protesto ediyorlar” diyor ve ekliyor “bu protesto için sizden özür dileriz, engelleyemedik”.
İdris Naim Şahin Bey fena bozuluyor ve uçağı terk ediyor. Fıkra değil bu, aynen yaşanmış.
İlhan Şeşen
Bir güzel adam, bir güzel besteci İlhan Şeşen. Geçen gece, jübile gibi bir şey yaptılar İlhan’a. İlhan Şeşen, “Olacak O Kadar” şarkısının bestecisi. Konserin bir yarısında ben de çıkacaktım sahneye ve şarkıyı birlikte söyleyecektik. Öyle söz vermiştim ona. Bodrum’da olduğum halde, programına katılabilmek için İstanbul’a geldim. 2000 yılından bu yana tedavisini gördüğüm hastalık nüksetti, konser yerine kendimi hastanede buldum. Ne yazık ki İlhan’a söz verip de geceye bir bahaneyle katılamayan dostları yüzünden, İlhan benim hastalığımı da numara zannetti ama benimki numara değildi, gerçekten hastaydım. İlhan’ın kendisini de, müziğini de severim ve ona daima başarılı ol, diye sesleniyorum buradan.
Madonna
Bir büyükanne, Madonna geldi Türkiye’ye. Büyük paralar ödeyerek koşa koşa gidip kırk bin kişilik stadı doldurdu şu bizim Türkler. Madonna’nın söylediği şarkıları anlamadılar bile. Madonna iki kıçını oynattı, bir memesini gösterdi ve konser bitti.
İnsanlar, ancak eve dönebilmek için sıkışık trafikte başlarına geleni anlayabildiler. Biz, dediler, Madonna’ya gösterdiğimiz ilginin onda birini memleket sorunlarına göstersek ya... Kırk bin kişi Madonna’nın karşısına dikileceğimize, Cumhuriyet’i yok etmeye kastedenlerin karşısına dikilsek ya...
Ama artık çok geçti, Madonna kapıp parayı kaçmıştı, konserden dönenlerin çoğu sabaha karşı girebildi evlerine, bazısı da belki hala dolanıp duruyordur yollarda, evlerine gidebilmek için.
Hüseyin Haydar
Ünlü Türk şairi Hüseyin Haydar, değerli dostum aradı beni, bu hafta için de bir fıkra var, dedi. Ben de; anlat, dedim. O uzun uzun anlattı ama mevzu şu:
Padişah diyor ki; Yahu neden pulların üzerinde benim resmim yok?
Yahu padişahım, otur oturduğun yerde, deseler de padişah tutturmuş bir kere. “Tamam anasını satayım, basalım pullara bunun resmini, basmadığımız bir pul kalmıştı, ona da basalım.”
Basıyorlar, pullar piyasaya sürülüyor. Gel zaman git zaman, padişah bir gün pulcuları yanına çağırıyor; “yahu” diyor “kardeşim, tamam bastınız iyi hoş da, pullar zarflara yapışmıyormuş. Halk şikâyette, bunun sebebi nedir? Siz tutkal sürmediniz mi pulun ardına”
Birisi güç bela açıklıyor, “Padişahım, halk pulun tutkallı yüzünü tükürüklemiyor, aksine ön yüzünü tükürüklüyor. Pulun zarfa yapışmaması bu yüzden, yani sizin yüzünüzden...”
Artık padişah ne yapmış, onu ben de bilmiyorum, Hüseyin Haydar da bilmiyor.
Levent Kırca
Aydınlık
