Sıvas’ta yakan sadece ateş mi?..


Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Behçet Aysan, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin, Edibe Sulari ve diğerleri...

Karanlığın gaflet ve ihanet ateşinde, barbarca yakılan şairler, sanatçılar...

2 Temmuz 1993 günü, insanlık tarihinin sayfalarına kara bir leke gibi yazılmıştı!..

Madımak Oteli’nin önünde toplanan gözü dönmüş kitleler; aralarında şairlerin, yazarların ve sanatçıların da bulunduğu aydınların canına kastederken ne yazık ki devlet de izlemişti insanlık da!..

Sıvas’ta yakılan vahşet ateşinin üzerinden 19 yıl geçti... İnsanlığın ateşe verildiği o otelin önündeki kirli duman yüzyıllar geçse de unutulmayacak...

Can adına, insanlık adına merhamet adına unutulmayacak...

O kanlı ve kara duman, insanlığı yakanların peşini de hiçbir zaman bırakmayacak!..
Ve gaflet- ihanet girdabında canlar yakılırken, bürokrasinin pervasızlığı, insanlık tarihinde şu soruyu da hep gündemde tutacak:

“Sıvas’ta yakan sadece ateş miydi?..”

Ne yazık ki hayır... Güvenlik güçlerinin gözü dönmüş katilleri takipten vazgeçmesi, yargının ağır işlemesi ve toplumun duyarsızlığı da Madımak’ın önünde bir gaflet ateşi olarak yanmaya devam edecek...

Madımak sonrası

gaflet ve skandal!..

Çünkü Sıvas’taki insanlık dışı katliamın ardından yaşanan güvenlik ve yargı skandalları da, en az o yangın kadar vicdanları yaralıyor!..

Örneğin Sıvas’ta canları yakanlardan 5’i uzun süre bulunamadıkları için suçları zaman aşımına girmişti. Ancak rezaletler bununla da sınırlı kalmadı:

Sivas davası sanıklarından İhsan Çakmak, aranırken karıştığı başka bir suçtan dolayı 3 Mayıs 2007’de tutuklandı.

16 Ağustos 2007’de serbest bırakılan Çakmak, arandığı sürede 27 Temmuz 1999’da Sıvas Altınyayla Belediyesi’nde evlendi, 22 Mayıs 1997’de askere gitti, çocuğunu nüfusa kaydettirdi hatta bu yetmezmiş gibi Emniyet’e başvurarak ehliyet bile aldı!..

Aziz Nesin’i itfaiye merdiveni üzerinde tekmelerken kameralara yakalanan Sivas Belediye Meclis üyesi Cafer Erçakmak’ı ise kimse aramamıştı!.. Öyle ki, 10 Temmuz 2011’de Sıvas’ta ölen Erçakmak’ın gizlice gömüldüğü de ortaya çıkmıştı!..

Dünkü Milliyet’in haberinden de anlıyoruz ki, Sıvas dav asındaki skandallar mide bulandırıcı düzeye gelmiş.

2 Temmuz 1993’te gözaltına alınıp 16 Temmuz 1993’te tutuklanan Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş hakkında 20 Temmuz 1993’te dava açılmış...

1994’te serbest bırakılan sanıklar bir daha bulunamazken, haklarında 26 Aralık 1994’te gıyabi tutuklama kararları verilmiş.

İşte bu sanıklar hakkındaki davanın 29 Haziran’da Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmasında mahkeme, sanıklar hakkında “Kırmızı Bülten” düzenlenip düzenlenmediğinin Adalet Bakanlığı’ndan sorulmasına hükmetmiş!..

Bu soru, 3 sanığın yargılandığı dava dosyasında “Kırmızı Bülten” kararlarının bulunmadığını ortaya çıkarmış!..

Şimdi yazının başlığında niçin “Sıvas’ta yanan sadece ateş mi” diye sorduğumu anladınız mı?..

Maalesef bürokrasi, yargı ve güvenlikteki gaflet, ihmal ve belki de kasıt; Madımak ateşinin üzerine benzin dökmüş!..

Öcalan gezideyse

PKK ne yapıyor?..

Aydınlık gazetesinin Öcalan‘la ilgili Cumartesi, Pazar ve dün attığı manşetler, açılım-şiddet ikileminin önümüzdeki süreçte giderek büyüyeceğini de gösteriyor...

Çünkü Öcalan her ne kadar PKK üzerindeki ideolojik ve manevi liderliğini korumaya çalışsa da; örgütün şehirler, dağdakiler ve Avrupa kanadı arasında görüş birliği olmadığı net biçimde ortaya çıkıyor...

Yalnızca Leyla Zana‘nın “Bu işi AKP çözer” şeklindeki BDP’ye inat sergilediği tutumdan söz etmiyorum...

KCK operasyonlarının örgütün legal kanatları üzerinde yarattığı erozyonu da bir tarafa bırakıyorum...

Aslında PKK’nın son aylarda Güneydoğu, Akdeniz ve bazı kentlerindeki hareketlerine odaklanmak gerekiyor.

Aydınlık’ın da yazdığına göre, son 10 aydır avukatlarıyla görüştürülmeyen Öcalan aslında bir eğitim sürecine alınmış...

Yani MİT’in Bursa merkezine götürülmesi, ABD’lilerle bir yat gezisinde buluşturulması, AKP hükümetinin gönderdiği özel görevlilerle diyalog kurması, devletin Öcalan’ın PKK üzerindeki etkinliğinden yararlanmak istediğini bir kez daha gösteriyor...

‘Diyalog’da sorun var!..

İşte can alıcı sorun ve sıkıntı burada ortaya çıkıyor... Son üç yıldır her eylemi “Öcalan’ın özgürlüğü” uğruna bir baskı unsuru olarak kullanan PKK, hükümetin İmralı ile bu kadar yakınlaştığı bir süreçte ne yapmaya çalışıyor?..

Örgütün geçen ay Hatay’da 3 subayı şehit etmesi, onlarca eylemde güvenlik güçleri korucular ve sivilleri hedef alması, kentlere mühimmat ve canlı bomba göndermesi, son olarak Dağlıca’da 8 askeri şehit etmesi hangi hedefe ve kimin çıkarlarına hizmet ediyor?..

Devletin hem Öcalan’ı PKK’nın deyimiyle “tecrit” etmesi hem de helikopter ve yat gezileriyle diyalogda tutması sürerken, PKK’nın ısrarla saldırması derin ve ürkütücü bir sorunu ortaya çıkarıyor!..

Özetle; “Öcalan’a özgürlük” diyen PKK; devlet Apo’yla yakınlaşırken şiddeti ne uğruna dayatıyor?..

Sorunun karşılığının; örgütün eski ve dağa mahkum olmuş kadroları açısından yaşamsal bir yanıtı var. Çünkü PKK şiddet - açılım ikileminde şu soruya da yanıt arıyor, “Öcalan siyasallaşırken biz ne olacağız?.”

Yani Kürt hareketinin legal ve illegal birimleri arasında “Suriyeli mi Türkiyeli mi”, “Avrupa kadrosu mu Kandil mi”, “Urfalılar mı Diyarbakırlılar mı” ve “Şahinler mi, güvercinler mi” tartışmalarından sonra yeni bir kırılma yaşanıyor; “Dağdaki mi yattaki mi?..”

Devlet “dağdaki” ile “yattaki” arasındaki iletişimi arttırmak için diyalog ve açılım kıskacında yürümeye çalışırken, şiddet aralıksız devam ediyorsa, ortadaki belirsizlik ilerisi için tehlike sinyali veriyor!


Mehmet Faraç
Aydınlık